Son günlerde sosyal medyada #koton… gibi hastaglarla yayılan ve haberlere de konu olan kimi gelişmeler var. Buna göre çalışma şartlarından memnun olmayan Koton çalışanları Koop-İş Sendikasına üye olmaya başlayınca Koton yönetimi de öalışanlarıyla konuşmak yerine baskı uygulamaya, sosyal medyada konuyla ilgili haberleri likelayan çalışanlarını tazminatsız işten çıkarmaya başlamış. Meselenin “haklı, haksız” tarafına girmeden (ki böylesi bir sosyal meselede aslında ortada olan değişim ihtiyacıdır, bu ihtiyacı en baştan pas geçip meseleye haklı/haksız kavramıyla bakıp tavrı öyle almak, tavrınızı (burada Koton yönetimi) güçlü/güçsüz ve “nasıl olursa olsun çıkarları koruma” kalıbına sokar ki, buradan yarasız çıkma şansınız olmaz) baştan ilk elden söylenebilecek şey herhalde Koton yönetiminin süreci son derece kötü yönettiği olur. Özellikle Koton müşterisi olan y-z kuşaklarının ne sosyal medya üzerinden iletişim yoğunluğunu, ne de son yıllarda onlarca araştırmanın sonucu olarak ifade edilen “marka bağlılıklarının çok da güçlü olmadığını” hesaba katmadan, 70-80’lerin “klasik” işçi-işveren kapışması mantığıyla hareket ettikleri ortada. Bunun sonucu ise #kotoncalisanlari diye başlayan duyuruların #KotonluysakKeder benzeri ifşalardan #KotonBoykot çağrısına tırmanması. Haberlere yansıyan son gelişmelere göreyse bu boykot çağrısının bir etkisi olmuş ki, Koton yönetiminin çalışanlarına “şartlarınızı iyileştireceğiz” mesajı gönderdiği söyleniyor.

Çalışanlar açısından sendikalaşma, 19. Yüzyılın dizginsiz kapitalizm koşullarında kökleşmiş bir hayatta kalma/kendini koruma/şartlarını iyileştirme/vs. yöntemi. Devletlerin önce yasaklayıp kelimenin gerçek anlamıyla ölümüne yok etmeye çalıştığı sendikal örgütlenme, zaman içerisinde gelişen demokrasi ve refah devleti pratikleriyle çalışma hayatının olağanları haline gelmişler. (Sosyalist mücadele ve sosyalizm pratikleri ile birlikte komünist/anti-komünist tavır alışlarla farklı ideoelojilerden de etkilenmişler ama sendikal hareketin tarihi gelişimi bu yazının esas konusu değil.)

Batı ülkelerinde ise yukarda da değindiğim gibi olağanlaşmış, hatta Daron Acemoğlu gibi iktisatçılara göre Batı kapitalizminin piyasa kültürü içerisinde başarılı olmasında, yönetimlerin daha ademi merkeziyetçi olmasının yolunu açan etkilerinden dolayı toplumun farklı kesimlerinin otoriteye direnebilecek örgütlenmelerin önemine vurgu ile söylersek, son tahlil de “kazanılmış olumlu” olarak görüldüğü söylenebilir olan sendikalaşma, Türkiye gibi ülkelerde ise Koton örneğinde olduğu gibi şirketlerin pek hoş karşıladığı bir olgu değil. (Sendikaların kurumsal yapıları, “çalışanlardan daha çok kendi yönetici elitlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya dönük yapılara” dönüşmüş oldukları ya da “böyle örneklerin de az olmadığı” vs. şeyler de söylenebilir ama bunlar da bu yazının konusu değil.)

Çalışan çıkarlarının korunması ile çalışanların temel insan haklarının korunması kavramları bir noktaya kadar paraleldir. Çalışanın sigortalı olması, temel ücretini alabilmesi, izin, tazminat vs. temel haklarının sağlanması bir “çıkar” olduğu kadar temel insan hakları gereğidir de. Bu noktada Türkiye’de tekstil ve konfeksiyon üretiminde iç-dış piyasaya çalışma ciddi bir belirleyen. Normalde anayasa ve yasalarda zaten tanınmış bu temel haklar, denetimlerin yetersizliği (bu “yetersizliğin” devletin kurumsal imkan/yetersizliğinden mi yoksa devlet yönetiminin şu ya da bu nedenle “tercihinden mi” kaynaklı olduğu da bir tartışma konusu ve cevaben “her ikisi de” demek gayet mümkün) nedeniyle iç piyasaya üretim ve sunum yapan firmalarca kolaylıkla göz ardı edilebilirken, özellikle çokuluslu zincir markalara üretim yapan tedarikçi firmalar iş yaptıkları markalarca ciddi denetimlere tutuluyorlar ve işlerinin devamı da bu denetimlerden geçebilmelerine bağlı. Markalar bu denetimleri ya kendi ekipleriyle ya da anlaştıkları denetim firmaları eliyle gerçekleştiriyor. İşte bu noktada piyasaya yeni bir aktör giriyor olabilir ama bu aktör denetim şirketi değil, bir sendika.

Türkiye’de sendikalar işkolu bazında varolur; tekstil işkolu, madencilik, otomotiv vs. Bunların kimi bağımsız da olabilir ama çoğu Türk-İş, Hak-İş, DİSK gibi konfederasyonların üyesidir. Bu konfederasyonlarda Avrupa düzeyinde çatı örgütlenmelerinin üyesi olur, onlarda küresel düzeydeki üst örgütlenmelerin. İşte bu üst örgütlenmelerin gıda sektörü dışındaki üçü; tekstilde International Textile, Garment and Leather Workers Federation (ITGLWF), metalde International Metal Federation (IMF) ve kimya, enerji, maden alanında International Chemical Energy and Mining (ICEM) 2012’de birleşerek Industrial Global Unıon (IndustriAll)’ı* ortaya çıkardılar. IndustriAll’ın selefi yapılardan farkı ise çokuluslu şirketlerle ilişki kurma şekli. IndustriAll çok uluslu şirketin yereldeki şirketi ya da tedarikçi ağıyla sendikal ilişkileri yereldeki sendikalara bırakıyor ama aynı zamanda çokuluslu şirketin merkeziyle de bir Küresel Çerçeve Sözleşmesi yapıyor. Bu Küresel Çerçeve Sözleşme, çokuluslu şirketin tüm dünyadaki yerel şirketlerinden ya da tedarikçilerinden uymalarını istediği ve bunun için denetlediği (yerelin yasalarla tanımlanmış asgari çalışan haklarıyla beraber) asgari standartlarını oluşturuyor ve IndustriAll, Küresel Çerçeve Sözleşme sonrası yereldeki şirket ve tedarikçilerde bu Küresel Sözleşmeye uyulup uyulmadığını denetliyor.

Bu gelişme, Türkiye için, bildik çalışma yaşamı ilişkileri bağlamında neresinden bakarsanız ilginç bir gelişme ve kesinlikle yeni bir şey. Ne kadar etkin olabileceği, Türkiye’de tekstil sektörünü nasıl etkileyeceği ise zamanla görülecek.

*IndustriAll ile ilgili Birikim’in 366. sayısında geniş bir söyleşi var.

Bir Cevap Yazın