Emrullah Kandemir blog…

Category archive

Ekonomi

Ekonomide Beklentiler Üzerine Notlar

in Ekonomi by

Teb Nakit Akademisi 4. Buluşmasını “Stratejik Dayanıklılık” başlığıyla gerçekleştirdi. Bende etkinlik boyunca aldığım notları aşağıda paylaşıyorum:

Açılış konuşması sonrası ilk konuşmacı Özgür Demirtaş’tı:

Türkiye ekonomisini kırılgan 5’liyle karşılaştıran Özgür Hoca, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Türkiye ve Güney Afrika’dan oluşan bu grup içerisinde enflasyonu ve cari açığı düşüremeyen ve döviz rezervlerini artıramayan tek ülkenin Türkiye olduğunu hatırlattı. Türkiye’nin cari açık vermesine neden olan en önemli iki kalemin ise üretim aramalı ve enerji olduğunu söyledi. Türkiye ekonomisinin yanlış yönetildiğini ve yönlendirildiğini vurgulayan Demirtaş, bunun kanıtı olarak ise cari borcun yarısının bankalar ve finans kuruluşlarınca alındığını, kalan yarısı içerisinde ise inşaat, toptan ve perakende ticaret ile hizmet sektörünün en yüksek kalem olmasını gösterdi. Demirtaş ayrıca seçimden sonra Türkiye’nin dış kaynak arayışına geçeceğini öngördüğünü de ekledi. ABD ekonomisi ile ticaret savaşlarının iyi izlenmesi gerektiğine vurgu yapan Özgür Demirtaş, Nasdaq ve S&P endekslerinde patlama beklediğini, bu olursa FED’in geri adım atmak zorunda kalabileceğini ve böyle bir sonucun da Türkiye gibi dış kaynağa ihtiyaç duyan ülkeleri açısından bir nefes alma şansı olabileceğini söyledi.

Bu arada, bu “kırılgan beşli” ülkelerinin zaman zaman farklı ülkelerle listelendiğini de hatırlatmış olayım:

Kırılgan Beşli sınıflandırması, ilk kez ABD kökenli yatırım bankası Morgan Stanley’in 2013 yılı Ağustos ayında yayınladığı Küresel Görünüm başlıklı raporunda ortaya atıldı
(https://www.morganstanley.com/institutional/research/pdf/FXPulse_20130801.pdf)

 ABD Merkez Bankası Fed’in tahvil alımlarını azaltarak kaldıracağı yolundaki açıklamasının ardından paraları en çok değer kaybeden ülkeler Brezilya, Hindistan, Endonezya, Türkiye ve Güney Afrika olunca bu ülkelerin dış finansman sorunları karşısında kırılgan oldukları gerçeğinden hareketle bu gruplandırma yapıldı. O tarihten sonra da bu adlandırma yaygın kullanım alanı buldu.

 Morgan Stanley 2016 yılının sonunda kırılgan beşli sınıflandırmasını revize etti. Bu kez Brezilya ve Hindistan gruptan çıkıyor yerlerine Meksika ve Kolombiya giriyordu. Bu durumda yeni kırılgan beşli Endonezya, Türkiye, Güney Afrika, Kolombiya ve Meksika olmuştu
(http://www.barrons.com/articles/morgan-stanley-has-a-new-fragile-five-1481772203)

 Sınıflandırmalar bununla bitmedi. Kasım 2017’de bu kez ABD kökenli kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s farklı bir kırılgan beşli sınıflandırması yaptı. Bu yeni beşli içinde eskilerden yalnızca Türkiye yer alıyor: Arjantin, Türkiye, Katar, Mısır ve Pakistan
(https://www.cnbc.com/2017/11/06/these-are-now-the-5-most-fragile-countries-exposed-to-higher-interest-rates-according-to-sp.html)[i]

Listelerde hangi ülkeler yer alırsa alsın –ki Türkiye hepsinde var- kırılgan beşlinin ortak noktası, dövize bağımlı ülkeler olması.

Yemek arasında aynı masada bulunduğumuz faktöring sektöründen bir hanımefendi, “bizde de herkes dede para var ama konkordato korkusu yüzünden kimse kimseye bir şey vermiyor” dedi. Biraz abartılı bulmakla birlikte, ardı ardına konkordatoların ciddi bir gerilim yarattığı kesin, nitekim Işık Ökte’de konuşmasında bu durumun büyümeyi tehdit eden bir noktaya gelmiş olabileceğine dikkat çekti.

FED’in parasal genişlemesinden en çok fayda sağlayan ülkelerin (Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye) aynı zamanda en çok borç alan ülkeler demek olduğunu hatırlattı Işık Ökte ve şimdi en çok yarayı da bunların alacağını söyledi. Bu anlamda Fed’in sıkılaşma politikasında bir duralamaya gitmesinin Türkiye için pozitif olacağını ama ucuz zamanında bol miktarda borçlanan mekanizmanın da yeniden devreye girme ihtimalinin de az olmayabileceğini de ekledi.

Işık Ökte 2019’un ilk çeyreğinde enflasyonu yüzde 27-28 beklediğini, sonrasında TL’ye dönük yatırımların yeniden artabileceği öngörüsünü paylaştı ama o noktada da bir çekincesi vardı ki o da S400’lerin alımı. Eğer bu gerçekleşirse ABD tarafından yeniden yaptırımların devreye girebileceğini ve bu olursa ekonominin kaçınılmaz olarak olumsuz etkileneceğinin altını çizdi Işık Ökte.

Işık Ökte’nin konuşmasından dikkatimi çeken bir diğer kısım ise Türkiye CDS primlerinin yükseklik nedenine ilişkin söyledikleri. Öktem’e göre bunun iki nedeninden birisi dış ve iç siyasi gerilimler, diğeri ise kamu bankalarının sermaye yeterliliklerindeki sorunlu durum. İşkur fonundan kamu bankalarına 18,5 milyarlık kaynak aktarımını hatırlatan Ökte, kamu bankaları tarafında ciddi bir temizliğin gerektiğini ve Ekonomi Bakanı Berat Albayrak’ın konuşmalarından bu yönde adım atılacağı sonucunu çıkardığını da ekledi.

[i] http://www.mahfiegilmez.com/2017/11/turkiye-ekonomisi-nicin-krlgan-besli.html

 

“ABD’de TL korkusu!”(!) ya da Sapla Saman!

in Ekonomi by
Ara ara bir kısım medyada yer bulan bir haber var, farklı versiyonlarla ama aynı temayla yayınlanıyor, genellikle de kamuoyunda “hükümet medyası” diye bilinenlerde. Özeti, başlıktaki gibi. Başlangıcı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı, ülkeler arası ticarette ulusal para kullanılması çağrısına dayanıyor. Peki, bu mümkün mü? Hem teoride hem de pratikte mümkün ama mümkün olması, sonucun haberi yapanların muradını karşılayacağı anlamına gelmiyor.
Dış ticarette aslolan, hem ihraç eden hem de ithal edenin, satışa konu mal ya da hizmetin değerini ödemesi ya da alması. Bu değer de son tahlilde, satıcının, kendi ülke para birimiyle kazanması-kâr etmesiyle ölçülür. Yani karşılıklı iki para biriminin birbirlerine çevrimi önemlidir burada. Yani iki para biriminin birbiriyle kur değerlerinin, her iki para biriminin de kendi ülkelerindeki gerçek değerlerini karşılaması beklenir.
Konvertibl para birimlerinde bu değer dalgalı kurla piyasa da belirlenir ve bu değerin gerçek olduğu kabul edilir. Parası konvertibl olmayan ülkelerde ise iki ayrı değerleme oluşur, birisi ülke merkez bankası ya da parayla ilgili otoritesince belirlenen resmi kur, diğeri -aslında yasak olan- piyasaca belirlenen “karaborsa” kuru. Doğası gereği resmi kur, karaborsa kurundan düşük olur. Ulusal para birimleriyle ticaret yapmayı kararlaştıran iki ülkeden birinde para konvertibl değilde böyle iki kur varsa, para takasında hangi kurun alınacağı birinci soru olur çünkü her iki kur arasındaki fark, hangisinin seçildiğine göre alıcı ya da satıcı için ciddi bir arbitraj imkanı yaratır.
Diyelim, bu bir şekilde aşıldı ve iki ülke bir kurda anlaştılar, arbitraja karşı da önlemler aldılar. İki ülkenin kendi aralarında bir para takası yapmaları gerekir ki, her iki ülkede ki tüccarlar ihtiyaçları olan anlaşmalı ülke parasına ulaşabilsinler. Bu, teknik olarak her iki ülke merkez bankasının, diğer ülkenin ülkeye gelen parasının anlaşmalı değeri karşılığı kadar kendi ulusal para rezervini artırması demektir. Burada da ciddi bir hesap kitap yapmak gerekir, çünkü ticarete konu olacak olandan daha fazla rezerv para yaratmak ülke dengelerini bozucu etki yapabilir. Tabi birde her iki ülkenin gene dış ticaret portföyleri var; ülkelerin başka ülkelerle ticareti, ihraç ettikleri kimi mallarda kullanılan kimi malzemelerin başka ülkelerden ithal ediliyor olması, o ülkelerle hangi para birimini kullandıkları, ülkelerin ekonomik ve politik istikrar durumları, ülke para birimlerinin dünya piyasalarındaki itibarı vs.
Bu durumda en pratik seçenek, her iki ülke para biriminin, dünya genelinde kabul edilmiş bir rezerv birim üzerinden değerlenmesi. Konvertibl olmayan para biriminden kaynaklı arbitraj sorununun ortadan kalkması için en pratik seçenek de, dış ticaretin de o aynı uluslararası rezerv parayla yapılması, doğal sonuç oluyor.
Baktığımızda halen dünya ticaretinin rezerv parası Amerikan Doları.
IMF’nin son verileri, 2017’nin üçüncü çeyreğinde resmî döviz rezervlerinin %54’ünün Amerikan doları cinsinden tutulduğunu gösteriyor. Bir önceki yıla göre oranlarda %13’lük bir artış da sözkonusu; bu da demek oluyor ki ABD’nin bu alandaki konumu baskın olmakla kalmayıp bir artış da gösteriyor. Aynı dönemde, yani 2017’nin üçüncü çeyreğinde, döviz rezervlerinin sadece %1’i Çin para birimi reminbi/yuan cinsinden tutulmuş. Yine her üç yılda bir dövizle yapılan işlemlere ilişkin bir araştırma yapan Uluslararası Ödemeler Bankası, Aralık 2016’daki son yayınında, yuanın 2016’daki kambiyo işlemlerinde kullanım oranının %4 olduğunu ve bu haliyle Meksika pesosunun birazcık üstünde yer aldığını gösteriyor. Buna mukabil Amerikan dolarının kullanım oranı %88. (https://www.mepanews.com/dolarin-rezerv-para-vasfi-korunabilecek-mi-15212h.htm)
Peki, dolar rezerv para olmaktan çıkar mı? Çıkabilir. Dünya, dolar yerine kullanabileceği bir başka uluslararası rezerv birim bulunca.

Kriz Türkiyesi

in Ekonomi by

Bir süredir bu tarz başlıkları sık görmezdik. Her ne kadar 2008’de ABD’de ortaya Morgate kriziyle çöken piyasaları canlandırmak için FED ve ardından BOJ (Japonya Merkez Bankası), BOE (İngiltere Merkez Bankası ve ECB (Avrupa Merkez Bankası)’nin yürüttüğü parasal genişlemenin sağladığı imkânlarla da olsa, şimdi anlıyoruz ki epey rahat (hatta fazla rahat) bir on yıl geçirmişiz. Ve o rahatlık içerisinde de bugün sonuçlarıyla yüzleşmeye başladığımız birkaç ciddi hata yapmışız!
Birinci hatamız; bol ve ucuz bulduğumuz döviz kredilerini çekincesiz almış olmamız. O kadar ki, tamamen iç piyasaya dönük, perakende sektöründe, hiçbir girdisini ithal etmeyen ve tamamen nakit dönebilme gibi bir imkânı olan şirketler bile var döviz kredisi alan.[i]
İkinci hatamız; iki kanaldan iç tüketimi borçla artırmışız! Birincisi inşaat, ikincisi yerel yönetimler üzerinden beslenen taşeronlaşma ile desteklenmiş istihdam[ii]. Buna hem yerel hem merkezi teşkilatlar aracılığıyla yürütülen sosyal yardımları da eklersek[iii], ucuz bile olsa borç parayla epey Keynesyen bir politika izlediğimizi düşünebiliriz. (Bu arada Keynesyen politikalar ancak elinde fazla para olan ülkelerde piyasayı canlı tutma noktasında etkili olabilir.)
Peki, bu zaman zarfında ne yapmamışız, onları da sıralayalım kısaca:    
·       
             Tarihimizin en yoğun yabancı sermaye giriş dönemini yaşamışız ama onu da iyi kullanamamışız. Gelen yabancı sermayenin çok azı doğrudan yatırıma dönüşmüş ki onunda bir kısmı inşaat yatırımı olmuş (yani büyümeye tek seferlik katkısı olmuş sadece). Bunun dışında zaten var olan şirketler el değiştirmiş ya da fonlar ortak olmuş. Paranın ciddi bir kısmı da hep finansal enstrümanlarda olmuş, gelmiş, sonra elde ettiği kârla birlikte gitmiş.[iv]Bu süre zarfında sanayi üretim kapasitemiz ortalama da yüzde 75’lerde gezinmiş hep. Gerçek ve sağlıklı bir büyüme için yüzde 85’in altına düşmememiz hatta yüzde 90’ları hedeflememiz gerekirken, çünkü Türkiye için sanayide yüzde 85’in altı, -ekonominin dinamosunu inşaat vb. sektörlere bağladığınız takdirde- sanayicinin yüksek maliyet/düşük kâr girdabına düşmesi anlamına gelir.[v]

·         İç tüketime (ve borca) dayalı büyüme dalgası içerisinde tasarrufta da pek iyi gidememiş, ortalama da yüzde 15’lerde kalmışız. (Bu arada buradaki tasarrufu, GSYH’nın yatırıma harcanan kısmı olarak okuyun.) Öyle olunca bankaların kredi kullandırma noktasında ciddi kaynaklarından biri yurtdışından sağladıkları sendikasyon kredileri olmuş ki onlarında çevrim oranları bu yıl yüzde 100’ün üstüne çıkmak üzere. Bunun bir diğer etkisi de bizde bankaların kredileri yıllık kapama ve yenileme şeklinde takip etmeleri, yıllara dağılmış uzun vadeli yatırım kredisine pek sıcak bak(a)mamış olmalarıdır.
·         Politik konjonktürden kaynaklı şu sıralar toplumca pek dert etmiyor olsak da, belki bunlardan çok daha önemli olanı, yapısal reformlarda ilerleme kaydetmemişiz. Başta herkesin dilindeki hukuk, demokrasi, iç çatışma ve kamplaşmaları azaltıcı adımları sayabiliriz bu bağlamda. Ama işin sağlıklı bir ekonomi adına yapılması gereken, finansal raporlamada uluslararası standartların hayata geçirilmesi ve bunu pekiştirme noktasında şirketlere dönük sağlıklı bağımsız denetim süreçlerinin ilerletilmesi, teşvik uygulamalarının bunları da kapsayan bir hale getirilmesi, ekonomik kurumların reel kredibilitelerinin sunabildikleri gayrimenkul tapusuna göre değil mali tablolarına göre değerlendirilmesinin sağlanması gibi normları da var.
Sonuç olarak, sonda değiliz elbette ama görünen o ki krizle yaşayacağımız bir döneme girmek üzereyiz. Bununla başetme noktasında şu ana kadar ortaya konulan politikalar ise halen kendi içinde biraz fazla çelişkilerle dolu YEP, yıl sonu mali tabloyu bir parça rakamsal düzenlemekten başka bir işe yarayacağını düşünmediğim indirim kampanyaları vs’den öteye gitmiş değil. Tüm bunlar böyleyken, bir de kaynak bulmaya dönük belirsizlikler zaten sözkonusuyken üzerine kredi ertelemeleri yapmak durumunda kalan bankaların – her ne kadar rasyoları güçlü görünüyor olsa da- yükü ne kadar taşıyabilecekleri, bana göre şu an en önemli soru işareti!

Dövizli Sözleşmeler – 2

in Ekonomi/Mevzuat by

Hükümet sonunda Dövizli Kira Sözleşmelerinin TL’ye çevrilmesinde nasıl bir yol izleneceği sorusuna yanıt mahiyetinde bir tebliği önce taslak hemen ardından da tebliğ olarak yayınladı. Kesinleşmesinin eli kulağındayken taslak olarak yayınlanmasını tarafların görüşlerini almak ve kamuoyuna dönük mesajlarını seçmek istemesinden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
Şu halde mevcut tebliğe göre, tarafların anlaşamadığı durumda bu yılın 2 Ocak tarihinden önce yapılmış sözleşmeler için 2 Ocak kuru, sonrasında imzalanan sözleşmeler için ise imza tarihindeki kur geçerli olacak.[i]
Perakende tarafı beklendiği gibi taslağı yüzde yüz desteklediğini açıkladı.[ii]Zaten bir yanıyla benzer öneriyi ilk yapan olarak BMD sürecin mimarlarından sayılır. Hükümet ise baştaki kararında direteceğini ve TÜSİAD’ın daha önce açıklamış olduğu endişelerine en azından aynı derece katılmadığını ortaya koymuş oldu.[iii]
Şimdi ne olur sorusu ortada durmaya devam ediyor ve ben bu anlamda önceki yazımda ki hukuki ihtimallerin, bu kez “sözleşme serbestiyetine aykırılık” gerekçesiyle doğrudan KHK’yı da kapsayabilecek itirazı da ekleyerek devam edebileceğini düşünüyorum.
Bir diğer konu ise taslağın “(14) Dışarıda yerleşik kişilerin Türkiye’de bulunan; şube, temsilcilik, ofis, irtibat bürosu, yüzde elli ve üzerinde pay sahipliklerinin bulunduğu şirketler ile serbest bölgelerde yer alan şirketlerin taraf olduğu iş ve hizmet sözleşmelerinde, sözleşme bedelinin ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerinin döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılması mümkündür.”[iv]Maddesine uyan şirketlerin sahipliğindeki 
AVM’lerde ne olacağı. Maddeyi doğru okuyorsam, doğrudan yabancı yatırımcı açısından bir açık kapı söz konusu.
Ekonomik açıdan ise bu uygulama, şimdilik bir kısım sektör ve firmayla kısıtlı olsa da hem piyasaya doğrudan müdahale hem de kısıtlı alanda döviz kurunun piyasa değil siyasi otoritece belirlenmesidir. Bunun bir faturası olacağı kesin, faturanın büyüklüğü de hükümetin bundan sonra atacağı adımlara bağlı olacaktır.
Eğer ki hükümet, bu tarz müdahaleleri geçici süre gündemde tutup kalıcı olarak yapısal reformlara girişirse fatura küçük olur. Bunu yapmaz, bunun yerine sadece yerel seçimler öncesi iç tüketimi canlı tutmaya çalışmayı hedefleyerek bu tarz müdahalelere devam ederse, net sermaye kaçışının hızlanmasına neden olabilir ki işte bu faturayı yükseltir.

AVM’ler, Perakende, Dövizli Kira Sözleşmeleri

in Ekonomi by

“Bu yazıda perakende, marka ve mağazalara ilişkin aktarım ve yorumlar ağırlıklı olarak hazır giyim perakendesine yöneliktir.”

AVM’lerin perakendenin organize hale gelmesinde, zincirleşmesinde ve kayıt altına alınmasında ciddi katkıları olduğu şüphesiz. Bunun tüketici tarafındaki yansıması ise modanın sokağı renklendirmesi ile –görecelide olsa- hemen her gelir grubu için ulaşılabilir kalitedeki artış oldu. [i]
AVM’lerin, bu olumlu katkılarının yanında, olumlu ya da olumsuz değerlendirmesi tartışılması gereken kimi başka etkileri de oldu! Bunları da kısaca şöyle sıralayabiliriz:  

a) AVM’ler geleneksel alışveriş kültürünü etkiledi ve büyük oranda da değiştirdi. Deftere taksit yapılan, veresiye yazdırılan esnaf yerine kredi kartına taksit yapan mağazalar geldi. İmkanlar büyüdü ama geleneksel esnafla kurulabilen sıcak ilişki yok olmaya yüz tuttu.
      
      b) AVM’ler yeni zamanların kamusal alanları haline geldi, şehirlerin eski meydanları, insanların sosyalleştiği o eski kamusal alan özelliklerini gitgide yitirmeye başladılar.
  
      c)  Türkiye’de inşaat sektörüyle beraber büyüyen AVM sektörü, ucuz ve kolay bulunduğu dönemde bol miktarda temin ettiği kredilerle büyürken, kendi karlılığını ve roi’sinide döviz üzerinden hazırladığı sözleşmelerle kiracılarına havale etti. Buda kiraların zamanla yükselmesiyle bu yüksek kiraları ödeyebilecek markaların daha çok yayılmasını sağlarken piyasaya yeni markaların girmesini ve hele yeni markaların oluşmasını baştan zorlaştıran bir paradoksu besledi.
Son şıkkın üzerinden gidersek, bu durum zaman içerisinde geleneksel perakendenin yüzde 3-3,5 arası kabul ettiği ciro/kira oranının yüksek cirolu markalar için yüzde 8’e, daha mütevazı olanlar içinse işlerin iyi zamanında bile yüzde 13-15 oranlarında kabul görmesine yol açtı ki bununda anlamı -özellikle hazır giyim perakendesine yönelik söylersek- kâr/zararın bıçak sırtında ve sürdürülebilirlik koşullarının olumsuz etkilere fazlasıyla açık olmasıdır. Yani kısmen açarsak, iç tüketimde oluşabilecek birkaç puanlık daralma, kimi lokasyonlarda herhangi bir nedenle (önünde inşaat, yakında başka AVM açılması vs.) ortaya çıkabilecek müşterinin el ayak çekmesi durumu, ciro/kira oranını yukarıya çekecek bir döviz kuru dalgalanması vs.’nin önce mütevazi olanlarını ama çok bekletmeden de yüzlerce mağazası olan markaları da bir anda ciddi ödeme sıkıntılarına sokması hep yüksek ihtimal dahilindeydi. Yani şimdi olmakta olan!
Aslında durumun epeydir farkında olan firmalar özellikle son iki yıldır bir yandan verimlilik çalışmalarıyla bir yandan da AVM’lerle görüşerek nefes alma imkanlarını artırmaya çabaladılar. Döviz kurunda son birkaç ayda görülen sıçramalar olmasaydı, önemli bir kısmı için bu süreç başarılı da sayılabilirdi ama geçen yılla kıyaslandığında yüzde 70’lik döviz kuru artışı herkes için alabileceği nefesi fazlasıyla azalttı.
Hükümet de durumun farkındaydı –ki o yüzden seçimi erkene aldılar- bir yandan özellikle inşaatla besledikleri iç tüketimi ve sosyal yardımlar ve özellikle yerel yönetimlerde hemen tüm işlerin emek yoğun taşeronlara devriyle uyguladıkları keynesyen politikayı sürdürmelerini sağlayacağını umdukları dev inşaat projelerini son bir umut devreye almaya çalıştılar ama yapamayınca bu kez doğrudan KHK’larla piyasayı mali disiplin altına almaya yöneldiler. İhracat bedelinin 180 günde yurda getirilip TL’ye çevrilmesi ile dövizli kiralama sözleşmelerinin 30 gün içerisinde TL sözleşmeler haline getirilmesi, biraz da panikle alınmış olması muhtemel, bu tip kararlardır.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi 13 Eylül’de yayınlanmış olmasına ve sürenin bitimine şurada 10 gün kalmış olmasına rağmen ortada dişe dokunur bir dövizden TL’ye çevrilmiş sözleşmenin olmaması, ihracatı domine eden otomotiv ile iç tüketimi forse eden inşaatın yatırım alanı AVM yatırımcılarının “TL’ye geçişi destekleriz elbette ama…” diye başlayarak kurdukları cümleler, o değişimin bir yanında döviz kredi verenler olarak bulunan bankalarda bulunmadan çok da kolay olamayacağını[ii], bankalarınsa kendi Sendikasyonlarını çevirme derdi içerisindeyken birde böyle bir desteğe sıcak bakamayacaklarını[iii]gösteriyor. Nitekim hükümet de bunun farkına vardı ve “Bakanlıkça istisna tutulacak hallerin kapsamı belirlenirken, döviz cinsinden girdi maliyetler veya yükümlülükler değerlendirmeye alınacak hususların başında geliyor. Örneğin, 32 sayılı Karar’ın döviz kredilerinin kullanımını düzenleyen 17 ve 17/A maddeleri uyarınca herhangi bir kısıtlamaya tabi tutulmaksızın döviz kredisi kullanabilen ve dolayısıyla döviz cinsinden yükümlülük altına giren Türkiye’de yerleşik kişilerin yaptığı sözleşmeler, bu kapsamda dikkate alınacak. Bu itibarla, söz konusu düzenlemeye ilişkin kapsam, ekonomik faaliyeti sıkıntıya sokmayacak şekilde, ilgili kamu kurumlarımızın ve diğer paydaşların görüşleri de dikkate alınarak en kısa süre içerisinde belirlenecek ve Bakanlık tarafından duyurulacak.”[iv] Açıklamasıyla aslında dövizli sözleşmelerin TL’ye çevrilmeyebileceğini ortaya koymuş oldu.
Şimdi ne olacak sorusunun cevabı gizemini korumaya devam ediyor ama 10 gün sonunda ortaya çıkacak yanıtın traji-komik olacağının emareleri de artıyor. Onları da kısaca örnekleyip yazıya –şimdilik- noktayı koyayım:
·       
           *  Döviz kredi borcu olan AVM’ler yeni sözleşme yapmaya yanaşmaz, iş mahkemede o da olmazsa Tahkim’de biter.
·         * Sözleşmeyi değiştirmeye razı olan AVM’nin günlük kur+yüzde 25’lik teklifine perakendeci yanaşmaz, iş mahkeme de biter.
·         * Bankalar devreye sokulur, dövizli kredi borçları TL’ye çevrilir, uluslararası raiting kuruluşları bankaların kredi görünümünü biraz daha aşağı çeker, kredi maliyetleri biraz daha artar…
·         * 

Büyümeye nasıl bakarız? 14 Aralık’ta ne olur?

in Ekonomi by

Türkiye 3. Çeyrekte yüzde 11 büyüdü. Bu iyi elbette. Ama bu büyümede baz etkisini görmeden havalara zıplamak doğru olmaz.

Aşağıdaki grafik Tüik sitesinden. Görüldüğü gibi geçen yıl aynı dönem Yüzde 0,8 küçülmüşüz. Şimdiki 11, geçen yılın 3. Çeyreğiyle bu yılın 3. Çeyreği arasındaki fark.

Benim asıl merak ettiğim ise 14 Aralık’ta yapılacak Merkez Bankası PPK toplantısı.

Bilindiği gibi enflasyon yüzde 13’lere çıkınca herkeste Merkez Bankası’nın faizi artıracağı beklentisi oluştu. Bunun oluşmasına iktidara yakın ekonomistlerde katkı yaptı, (dolar 4 TL’ye yürürken Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Cemil Ertem’in konuşmasını hatırlayın), piyasa da bu ihtimali fiyatladı, satın aldı ve dolar kuru 3,84’lere kadar geldi.

Günün “iyi” haberi yüzde 11’lik büyümenin ise ağırlıklı olarak iç taleple gerçekleştiği görülüyor. Yani enflasyonla iç talebin doğrudan ilişkisi söz konusu. Görülen o ki siyasi iktidar, bu büyümenin sürmesini arzu ediyor (açıklamalarından benim anladığım bu). Öte yandan büyüme ağırlıklı iç talep kaynaklı ve orada da enflasyonla doğrudan ilişki kurmaya çok yakın bir noktada olma durumumuz söz konusu. Şimdi, Merkez Bankası enflasyonla mücadele etmek için faizi yükseltirse, iç talebi de baskılamış olacak, buda büyüme hızımıza etki edebilecek. (100 baz puan artırırsa büyümenin hemen zınk diye duracağını söylemiyorum tabi ki ama işin teorik yanı böyle ve 100 baz puanlık artışın bile –ki banka kredi faizlerine belki bir puan ekler- girilen yolu anlamlandırmaya yönelik psikolojik etkisi olacaktır.

Öte yandan Merkez Bankası faizi yükseltmezse, o durumda da enflasyonun kontrolden çıkması ve aportta bekleyen döviz kuru meselesi var.

Hükümetin ve merkez bankasının buluşma noktası olması muhtemel yakın dönem stratejisine yönelik şahsi kanaatimi de şuraya bırakayım:

Merkez Bankası faiz aralığını 100 baz puan açar ama bu aralığı da hemen doldurmaz, zamana yayar. Bu arada kur biraz yukarı hareketlenir, bu sayede ihracatçı biraz rahatlar, ekonomide bir parça daha iç talep yerine ihracata döner, bu yolla enflasyon da kontrol altında tutulmaya çalışılır.

En azından düşünce şekillerinin bu olduğunu sanıyorum. Bakalım, görelim.

Yahoo satıldı! Peki, Mayer başarılı mı, başarısız mı?

in Ekonomi/İş Yönetim by

Yahoo, 4.8 milyar dolara Verizon’a satıldı. Peki, 2012’de CEO’luğa getirilen Marissa Mayer, bu durumda başarısız mı olmuş oldu? Genel kanı (ve görüntü) böyle gibi ama öyle olmama ihtimalide var.

Mayer Google’dan transfer edildiğinde Yahoo zaten rotasını batışa doğru çevirmişti. Elindeki karlı yatırım ve operasyonlardan (Alibaba’nın yüzde 15’ine sahip ve Japonya operasyonu da son derece başarılı) elde ettiği gelire rağmen sürekli zarar etmekteydi ve en büyük zarar kalemi de Yahoo’yu Yahoo yapan arama motoru, e-mail ve finans servislerinden geliyordu. Üstelik mobilin yükseldiği zamanlarda yaşıyoruz ve akıllı telefonlar da Apple ve Androidle de Google egemenliği tartışılmaz, yani gelirinin yüzde 40’ını arama reklamlarından elde edilen Yahoo’nun bu alanda hızlı bir çıkış şansı da bulunmuyor gibiydi.

Mayer CEO’luk görevine geldikten sonra en çok yaptığı satın almalarla adını duyurdu. Tumbir’i 1.1 milyar dolara satın alan Mayer, dijital teknolojinin hemen her alanında faaliyet gösteren üç düzine kadar küçük şirkete de 1.3 milyar dolar yatırdı. Bunları neden yaptığı konusunda da kafa patlatabiliriz; Yahoo’yu yeniden ayağa kaldırma denemesi olabilir, ki böyleyse başarısız olduğu ortada. Öte yandan Mayer’in bir süredir Yahoo’nun karlı operasyonlarını elde tutarak küçülmesi yönünde açıklamalar yaptığı da biliniyor.

Sonuç olarak, elbette elde veriler yokken bir şey söylemek çok kolay değil ve o zamana kadar Mayer, başarısız ama CEO’luktan alınırsa kendisine ödenmesi gereken 55 milyon dolarlık çıkış paketinin hatırına işte tutulan bir profil vermeye –kendi istemese de- devam edecek. Ama işin diğer tarafında, kasasındaki nakitle zarar kapatmak yerine yeni yatırımlar yapan, artık kar getirmeyen operasyonlarını 4.8 milyar dolara elden çıkarmış ve daha 2013’te bile o zamanki piyasa değerinin (35 milyar dolar) esas oluşturanı kabul edilen Alibaba hisseleri ile Japonya operasyonunu ve de yaptığı son alımlardan önemli bir kısmını da elde tutan Altaba (yeni ismin bu olacağı söyleniyor ve rivayete göre Alternatif ile Alibaba isimlerinden türetilmiş) var.

Yatırımcılar için çok da mutsuz olmayacakları bir çıkış olmuş olabilir.

2017: Fırsat yılı olur mu?

in Ekonomi by

Çok bilinen ve sık sık tekrarlanan bir klişedir, kriz zamanları aynı zamanda fırsat zamanlarıdır diye. Gene çok bilinen ama daha az kullanılan bir klişe de “kriz de kayıp yoktur, sermayenin el değiştirmesi vardır” der. İkisi de doğru, ikisi de yerine göre, rota çizici de olabilir sinirden deli edici de.

Aslında kriz kadar ve belki ondan daha çok krize nasıl yakalandığınız önemli. Döviz krediniz varsa krizde kredi borcunuz artmış olur, döviz stoğunuz varsa ve ödemeleriniz de vadeliyse, bu sizin için iyi bir şey olabilir. Ya da kriz dönemi pazar daralırken stokla yakalandıysanız, kötü, sezonluk stokla yakalandıysanız, daha da kötü, vs. vs.

Diyelim bir ürüne para yatırdınız, normal şartlarda ürünü belli bir zaman diliminde satıp elde ettiğiniz gelirle hem ürün girdi bedellerini hem de diğer giderlerinizi ödeyip bir miktarda kar edeceksiniz. Derken kriz ortamı oluştu, pazar daraldı, ürünün bir kısmını satamadınız ama borçların da ödenmesi gerekiyor. Bu ortamda kredi maliyeti de yüksek olacağından mecburen elde kalan ürünü maliyetinde altında satıp borçlarınızı ödüyorsunuz. İşte kriz, sizi karınızdan vazgeçmeye hatta belki bir miktarda öz sermayeden tüketmeye götürürken sizin maliyetinizin altına sattığınız ürün bir başkasının fırsatı oldu, yani sizin sermayeniz ucuz yollu el değiştirdi.

Faal şirketler, kendi piyasası içerisinde belli bir ölçeği de yakalamışsa ve kriz zamanlarını da düşünen bir finansman stratejisi izliyorlarsa, varlıklarının bir bölümünü nakit olarak tutmaya bakarlar, günün sonunda zarar bile etseler bunu yaparlar. Çünkü nakit, hareket serbestisi demektir. Ve kasadaki o nakit, zarar kapatmak için değildir (bu en son ve “tasfiye” seçeneğidir), kriz zamanında ve borcu öteleyebildiği oranda sermayeyi kendine ve ucuza transfer edebilmek içindir, yani “fırsat!”

Bir süredir en çok konuştuğumuz konulardan biri şirketlerin döviz borç yükümlülükleri. Hükümet bunun farkında ve tedbir almaya çalışıyor (bunun için bankalara daha fazla kaydi para yaratabilecekleri düzenlemeler getiriyor). Şirketler de yeni yatırımlar olabilir mi diye fırsatlara bakıyorlar. Ama tabi bu kadar teorik basitlikte değil hiçbir şey. Buraya kadar ki genel tanımlamaları tüm etkileyenleri ile birlikte dünya ölçeğinde düşünün, işte oyun alanının karmaşıklığı.

Peki, 2017’de en çok nelere dikkat etmeli! Bugünden bakarsak herhalde şöyle sıralayabiliriz:
• Terör ve iç savaşlar: Coğrafyamız maalesef bu anlamda üretim sıkıntısı çekmiyor. Suriye’deki son (Rusya ve İran’la) mutabakat olumlu görünse de sonuca ve zamanlamaya ilişkin hüküm vermeye engel çok fazla aktör/faktör/değişken var ve hükümetin bugüne kadar ki izlediği ama tutturamadığı (ve 2016’da fazlasıyla içimizi yakan) stratejilerin geri dönüşü de hemen bitecek gibi görünmüyor.
• Batı’da aşırı sağ ve korumacı hareketlerin yükselişi: Bir süredir devam ediyor ve bir yandan ekonomik durgunluk bir yandan da mülteciler üzerinden yeni yükseliş zeminleri bulma sıkıntısı da yok. Gelişmiş ülkenin vatandaşı, bugüne kadar sahip olduğu imkan ve rahatlık elinden gidecek diye korkuyor ve kim bunu korurum derse ona yönelebilecek bir ruh halinde. Söylemeye gerek yok, bunun faturası hepimize. (Zamanında Tobin vergisi önerisine bile “Marksist” yaftası vurup karşı çıkanların anlamadığı şeyin şimdi gerçek olma ihtimali var!)
• Trump: Bunu tam olarak nereye koymak gerektiği konusunda daha uzun süre tartışırız gibi geliyor. Bir yandan korumacı eğilimin Amerikan versiyonu gibi duruyor, bir yandan da yirmi yıldır reel ekonomiyi baskılayan finansal piyasaların karşısında reel ekonominin çığlığı gibi. (Bizde de Erdoğan, son konuşmasında reel ekonomiye vurgu yaptı). Bu zamana kadar olmuş olanların bir sonucu olduğu kesin ama nasıl bir başlangıca işaret ediyor, orası karışık (ve korkutucu)
• FED ve faizler: Bunca yıldır ucuza dağıttığı dolarları geri çağıracağı kesin gibi görünüyor ama bunu hangi hızla yapacağı önemli. Yellen bunu çok hızlanmadan yapmaktan yana gibi ama Trump’ın belki de en çok etkileyeceği konu da bu olabilir.
• Petrol ve emtia fiyatlarındaki dalgalanmalar: En son ABD’de, yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımlar petrol, kömür vs. ile enerji elde etmeye dönük yatırımları geçti. Avrupa’da da yenilenebilir enerji yatırımları ya öne geçti ya da arayı sürekli kapatan bir ivmeyle devam ediyor. Abartısız bir şekilde söyleyebiliriz ki bunlar, geleceğimiz. Sürdürülebilir bir dünyanın olmazsa olmazı. Ama bunun yanında fosil yakıtları gitgide daha çok öne çıkaran Çin, Hindistan, Türkiye gibi ülkeler de var. Yani daha uzun bir süre medeniyetimiz petrol ve çelik üzerinde yükselmeye devam edecek. Yani buralardaki dalgalanmalar halen önemli.
• Tabi bunların hepsiyle beraber ve aynı anda, Türkiye’deki siyasal dalgalanmalar. Devam eden Anayasa görüşmeleri bile dövizi yukarı zıplattı, daha bunun Meclis’te sonuçlanması var, referandumu var, sonrası var!…

Ciddi fırsatlara gebe ama çok zor bir yıl olacak!

Döviz MB’nin ‘yapılmayan’ ihalesinden sonra neden düştü?

in Ekonomi by

USD ve Euro rekor üstüne rekor kırar ve “nereye gidiyoruz?” endişesine de tavan yaptırırken, bugün Merkez Bankası’nın haftalık ihaleyi yapmama kararıyla birlikte inişe geçti.

Doğrudan finans piyasası oyuncuları için MB’nin bu hamlesinin yorumlanması farklı olacaktır elbette (onlar için bu daha çok ‘zaman’ meselesi). Zaten ‘endişede’ esasında onlarda değil (bankaları ‘kısmen’ ayrı görüyorum), asıl olarak finans dışı piyasalarda faaliyet yürüten ve dövizle ilişkisi olan şirketlerde. Onlar açısından çok da uzun sürmeyecek olan bir zaman diliminde, MB’nin bu tarz hareketlerini takip etmek ve yorumlamak önemli.

MB’nin haftalık ihaleyi yapmamasının ekonomideki karşılığı şu: Merkez Bankası haftalık ihalelerle (ve yüzde 8 faiz’le) ihtiyacı olan bankalara (ve bankalar aracılığıyla başka finans kurumlarına da) TL aktarır. Bankalar ihtiyaç duydukları TL’yi MB’den ya bu haftalık ihaleler yoluyla alırlar ya da yüzde 8.50 faizle ama haftalık ihale dışında da gene MB’den temin edebilirler, tabi bu durumda bankalar için maliyet, yarım puan daha artar.

İşte MB, haftalık ihaleyi yapmayarak aslında bankaları ve finans kurumlarını (yarım puanlık ekstra maliyete katlanmak istemezlerse) TL temin etmek için rezervlerindeki dövizleri kullanmaya yönlendirmiş oldu.

Bu hamle, bu hafta için bir miktar da olsa işe yaramış görünüyor. Ama unutmayalım ki, Türkiye dış ticaret açığı olan ve bundan da fazla döviz girişine ihtiyaç duyan bir ülke. Yani bu hamleler sadece kısa süreli frenler olmaktan öteye gitmezler. Esas olan daha kronik ve yapısal sorunların giderilmesi için adımlar atılmaya başlanması ki, beğensek de beğenmesek de bu adımların atılmaya başlanması için de bir noktada faizler artırılacak.

Finans piyasası dışında faaliyet yürüten ve dövizle de ilişkili olan şirketlerin ise özellikle şu zamanlarda bu gelişmeleri çok iyi takip etmesi ve nakit hareketlerini dikkatli planlaması gerekiyor. Örneğin;

 

    • Yapabiliyorsanız, tüm ödeme takviminizi baştan planlayın. Döviz kuruna etki edebilecek günleri belirlemeye ve olası etkilerini hesap etmeye çalışın.

 

    • Döviz kuru yukarı doğru iyi bir sıçrayış göstermişse ve yakın zamanda MB’nin planlı bir etkinliği varsa, MB o planlı etkinliği nasılsa kuru aşağı çekmek için kullanacak ve bunda bir nebze de olsa etkili olacaktır, bunu dikkate alın.

 

    • Dolar endeksini yakından takip edin, oradaki oynama Türkiye’deki kurlara otomatikman yansır.

 

    • Halihazırda dolar endeksinden negatif ayrışmış vaziyette TL, buda spekülatif sıcak para operasyonları için parıldayan hedef olabilme ihtimali demek. Yani, sıcak paranın yönünü ve hareketliliğini etkileyen gelişmeleri de izlemeye çalışırsanız iyi olur.

 

Suyun yönünü değiştiremezsiniz ama gerçekçi olup dalgaya karşı kulaç atmamakta fayda var.

Hepimizin temennisi bu günlerin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve ekonominin yeniden “yatırım” iklimine dönmesi. Ama bu biraz zaman alabilir gibi görünüyor ve o arada içinden geçilmesi gereken ortam, bir otobandan çok cangıla benziyor. O yüzden çok ama çok dikkatli adımlar atmakta fayda var. Hepimiz için.

Tüketim ekonomisinin yeni besleyeni “şirket satışları mı” olacak?

in Ekonomi by

Aşağıdaki haber ve geçtiğimiz günlerde yayınlanan TMSF’ye devrolan şirketler dev olabilir haberi, ikisi birlikte başka birşeyi düşündürdü bana. Acaba diyorum, ekonominin küçüldüğü ve resesyon sinyali verdiği şu zamanlarda, artık dışarıdan kaynak girişinde de sorun olacağı düşünülürken, eldeki şirketlerin satışı yabancı yatırım bulmanın bir yolu olarak mı görülüyor.

Yanlış anlaşılmasın, ne yabancı yatırıma ne de şirketlerde hisse devrine karşı değilim. Tereddüt etmemin nedeni, ekonominin artık acil ötesi ihtiyaç duyduğu yapısal ve hukuki reformlarını sürekli ertelerken, şirket satışlarıyla elde edilecek kaynaklarında kısa vadeli ve çarpanı olmayan, tüketim iştahına hizmet edecek şekilde çarçur edilmesi.

BORAJET’in yeni sahibi, 260 milyon dolar ödeyen SBK Holding oldu. Satın alma görüşmelerinin son 10 günde hız kazandığı belirtildi. Tarafların hisse devrine ilişkin el sıkıştıkları öğrenildi..

Kaynak: Borajet’in yeni sahibi SBK Holding – Ekonomi Haberleri

“Kahrolsun yeni ekonomi! Yaşasın plaka rantı!”

in Ekonomi by

Geliştirdiği iş modeliyle paylaşım ekonomisinin sürükleyen şirketlerinden olan ve dünyanın pek çok ülkesinde faaliyet yürüten Uber’in Türkiye’de ki sürücüleri korsan taksi muamelesi görecekler.

Sevgili bürokrasimiz bir kez daha “direncini” ortaya koydu ve yeni iş modellerinin ve dijital ekonominin önünü açmak için mevzuatı yenilemek yerine plaka rantını korumayı seçti.

Akıllı telefon uygulaması üzerinden araç çağırma hizmeti veren ve bir süredir İstanbul’da da faaliyette olan ABD’li Uber şirketine kesilen ceza, sistemin sorgulanmasına yol açtı. Şirket, yasal mevzuata uygun çalıştıklarını ileri sürerken, Emniyet Genel Müdürlüğü, Uber’le ilgili tüm illere talimat göndererek “korsan taşımacılık” yapmak suçundan ceza kesilmesini istedi.

Kaynak: Emniyetten 81 ilde ‘Uber’ yasağı: Ceza kesilecek – Ekonomi Haberleri

Go to Top