Emrullah Kandemir blog…

Yeni nesil kapitalizm!

in Düşünce ve Tartışmalar/Kısa Kısa by

Genelde işlenen konu, dijitalleşmeyle birlikte yeni iş’çiliğin nasıl olacağı. Ama esasında bütün bir sistem tüm dinamikleriyle son hızla değişiyor. Birikim’in Ocak 2019 sayısında Tanıl Bora, Kemal İnan’la, İnan’ın “Teknolojik İş(lev)sizlik, Kitle Üretiminden Yaratıcı Tasarıma” adlı 2012’de yayınlanan kitabını merkez alan enfes bir söyleşi gerçekleştirmiş. Ben altını çizerek okuduğum söyleşiden uzun alıntılar aktarıyorum ama söyleşi çok daha uzun.

En iyisi, hem söyleşiyi hem de kitabı okumak!

“1920’de bir otomobilin maliyetinin %85’i sıradan işçilere ve yatırımcılara gidiyordu. 1990’lara varınca bu ki grup toplam maliyetin %60’dan azını alıyordu; kalan miktar tasarımcılara, desinatörlere, planlamacılara, stratjistlere, finans uzmanlarına, yöneticilere, avukatlara, reklamcılara ve benzerlerine gidiyordu. Bugün bir yarı-iletken çipin maliyetinde hammadde ve enerji sahiplerinin payı %3’ten fazla değil. Makine ve tesisat sahiplerine %5, sıradan işgücüne ise %6 gidiyor. Maliyetin %85’ten fazlası uzmanlaşmış tasarım ve mühendislik hizmetlerine ve bu servislerin yer aldığı geçmiş keşif ve icatlarda yer alan patent ve telif haklarına gidiyor.[i]

“Bu basit alıntı neyi gösteriyor? Şunu: Klasik ekonomi ders kitaplarında yer alan iki üretim faktörü rutin (sıradan) emek ve sermaye (makine, enerji ve hammadde) yukarıdaki mikro-elektronik çip fabrikası örneğinde görüldüğü gibi maliyetin %15’ini aşmıyor. Maliyetin kalan %85’i nitelikli emek olarak adlandırabileceğimiz bir kesime gidiyor.”

“Eğer yazılım ve çip örnekleri gelecekteki üretim yöntem ve sistemlerini temsil edecek özelliğe sahipse –ki bu durumu birazdan ele alacağım- bilgi ekonomisinin, sanayi toplumu ekonomisinden farklı olan belirgin özelliği ortaya çıkıyor. Üretimde maliyetin en büyük yüzdesi tasarım sürecinde yer alan nitelikli emeğe gidiyor ve üretimin çoğaltma maliyeti (re-production cost) ile belirlenen marjinal maliyeti çok düşük oluyor. Bu durumda sanayi toplumundaki üretim değerlerini sıradan emek ile sermayenin belirlediği model geçerliliğini yitiriyor. Bu da gelir dağılımında eşitsizliği oluşturan kesimin sermayedarlardan oluştuğu ve bir devrim (Marx) veya bir evrim (Keynes+sosyal demokrasi) sonucu ortalama (homojen) emeğin üretimin ana öznesi olacağı bir gelecek vizyonunu geçersiz kılıyor.”

Özetlersek bilgi toplumu adını verdiğimiz toplumda üretim maliyetleri kullanılan hammadde ile rutin emekten çok tasarım, yani bilginin maliyeti ile belirleniyor. Bunun nedeni çoğaltma teknolojilerinin emek gerektiren yönlerinin makine ile ikame edilmesi ve toprak, enerji, hammadde gibi girdi paylarının tasarımda yer alan bilgi maliyetlerinin oldukça altında kalmasından kaynaklanıyor. Tabii burada bilgiyi bir kereye mahsus üretilen statik bir kavram değil her an değişen ve gelişen bir nitelik olarak görmek gerekiyor.”

“İnsanlık tarihinde yeni olan epistemeydi. Antik çağda ve öncesinde insanlığın aşama aşama geliştirdiği pratik bilgilerin hepsi tekne kavramı içinde düşünülebilir. Ancak yukarda da değindiğimiz gibi bilimsel diyebileceğimiz epistemik bilginin etkinlik alanı pratik dünyadan kopuk ve sınırlı navigasyon ve takvim uygulamaları dışında gök cisimlerinin hareketi ile sınırlıydı. Bu bilgilerin kullanım alanı da yıldızların hareketlerine dayalı kutsal kavramlar ile egemenliğin meşrulaştırılması alanında kullanılıyordu. Birazdan göreceğimiz gibi epistemenin pratik alana girmesi bilginin evrimindeki en önemli ve tarihin yönünü oluşturan bir kırılma noktasını oluşturdu.”

“Bilginin evriminde yer alan bu anı episteme ile tekne’nin evliliği olarak ifade etmek yerinde olur. Tarihte ilk kez sayısal verilerle kayda geçebilen epistemik bilgi dünyadaki pratik sorunlara yanıt getirebiliyordu: Epistemeden aldığı kayda geçmiş evrensel hipotezlerin gücü ile tekne’nin deneysel sonuçları sayısal yasaların varlığında kayda geçebiliyor ve üretilen bilgi eğitim yoluyla birikiyor ve sonraki nesillere aktarılabiliyordu. Yani yukarda özetlediğimiz bilimsel gelişmenin motoru olan episteme-tekne döngüsü artık harekete geçiyordu.

“Kanımca sözünü ettiğim kırılma noktası, yani episteme-tekne evliliği ve oluşturduğu bilimsel bilgi üretim döngüsü sanayi devriminin başlangıç noktasını oluşturdu. Literatürde kapitalizm ile tanımlanan ve sermaye birikiminin neden oluşturduğu ifade edilen sanayi toplumunun gerçek motorunun Newton sonrası bilgi birikiminin olduğunu ifade etmek yerinde olur. Sermaye sanayi toplumu öncesinde de birikiyordu. Mesele biriken bu zenginliği kullanarak yeni güç kaynakları oluşturabilmek için gerekli olan bilginin birikmesi ve yayılmasıydı.”

“Daha önceki kavramlarla birleştirirsek bilimsel bilgi üretimini şöyle tanımlayabiliriz: Epistemik bilgi birikimi ve (ampirik) enformasyon üzerinde tekne becerisi uygulanarak elde edilen bilgi. Bu bilgi iki boyutludur: (i) kayda geçen epistemik bilgi ve; (ii) bu süreçte yer alan bireylerin kişisel becerilerine katkı sağlayan tekne bilgisi.”

“Sanayi toplumunun siyasal örgütlenme biçimini en inandırıcı biçimde açıklayan antropolog felsefeci Ernest Gellner’dir. Gellner’e göre Avrupa kıtasında oluşan ‘milliyetçilik’ sanayi toplumunun doğal sayılabilecek bir siyasal örgütlenme biçimidir. Gellner’e göre sanayi toplumunun vazgeçilmez bir kurumu olan ‘devlet’in tek bir üst kültür –ve dil- altında örgütlenmesi gerekmektedir. Tarım toplumlarında görülen çok kültürlü devlet, sanayi toplumları için geçerli bir seçenek değildi. Bu durum sanayi toplumunun bilgi ya da öğrenme-anlama ihtiyacından kaynaklanmaktaydı. Bu ihtiyaç bilgiye dayalı zenginliği üreten ve sürdüren insan gücü ile sağlanabiliyordu. Söz konusu insan gücü seferberliği ise evrensel bilgi ve disiplinin tek bir üst kültür ve tek bir dil altında toplumun tümüne aşılanmasını gerektiriyordu.”

“Reich’in ABD özeli için verdiği yapıyı bir miktar derledikten ve basitleştirdikten sonra bilgi toplumunun sınıflarını şöyle sıralayabiliriz: a-Sermaye sahibi rantiye sınıf; b-Nitelikli emekçiler (sembolik analizciler). Bilgiye dayalı ekonomik değerleri yaratan ve yaratılan zenginlikten en büyük payı alan kesim; c-İmalat sanayiinde çalışan mavi yaaklı (el emeği) rutin işgücü. Bu kesim aşama aşama teknolojik gelişmeye ve ücretlere bağlı olarak makinelerle ikame edilebilen emekçilerden oluşuyor. Sürekli işsizlik tehlikesi ile karşı karşıya olup bu tehlike bazen teknolojinin (robotların) devreye girmesi, bazen de üretimin ucuz emek ülkelerine kayması ile yer alabiliyor; d-Hizmet sektöründe çalışan ve (rutin?) zihinsel üretim yapan beyaz yakalılar. Özellikle yapay zeka tekniklerinin son yıllarda artması ile bu kesimin de otomasyon ile ikamesi söz konusu. Bu kesim ile sembolik analizciler arasında iki yönlü bir geçiş var: Eğitimini geliştirip B sınıfına tırmanmak bir seçenek olduğu gibi teknolojik gelişme ile B sınıfındakilerin bu kesime düşmesi de olası bir durum. Teknolojinin gelişmesi genelde B sınıfını daraltan ve D sınıfını kalabalıklaştıran bir dinamiğe sahip.

“Sonra e-Hizmet sektöründe insan-insana çalışan kesim, geliyor. Reich bu kesimden bahsederken sürekli güler yüzlü ve iyi huylu olmaya zorlanan bu hizmet kesiminin (garsonlar, otel personeli, müşteri hizmetlerinde insan-insana çalışanlar, hastabakıcılar, öğretmenler vb.) rekabet nedeni ile düşük ücretlere zorlandığını ifade ediyor. Bu kesimi otomasyondan koruyan temel faktör kültürel: İnsanlar genellikle robotlardan değil, insanlardan hizmet almak istiyor. Ancak genç nüfusun azaldığı ve toplumsal alışkanlıkların homojen insan ilişkilerine alışkın –yani görece daha ırkçı- olduğu Japonya gibi toplumlarda insansı robot (humanoid robot) araştırma ve uygulamaları dünyada en ön sırada geliyor. Bu uygulamaların başında robot hastabakıcılar ve yaşlılar için robot bakıcılar yer alıyor.

“Bunların dışında yer alan kesimlerden devlet sektöründe çalışan bürokrat nitelikli personelin siyasetin koruma kanadı altında otomasyon tehlikesinden uzak tutulduğu –aynı Türkiye’de olduğu gibi- biliniyor.”

“2017 Ocak tarihli McKinsey Global kuruluşunun hazırladığı ‘A Future that Works: Automation, Employment and Productivity’ başlıklı… raporda insan türünün duyusal (5 insan duyusu) zihinsel+duyusal ve fiziksel yetenekleri 18 ayrı kategori halinde ele alınıyor ve var olan teknolojiyi bilen uzmanlarla görüşülerek bu yeteneklerin hangi ölçüde (yani yüzde kaç oranında) makinelerle ikame edilebileceği saptanıyor. Bundan sonra yer silmeden, müşteri temsilciliğine ve planlamaya kadar uzanan iki binden fazla mekanik, zihinsel ve duygusal etkinlik alanı tanımlanıyor ve bu etkinlik alanlarının her birinde 18 yeteneğin hangi ölçüde (yüzde kaç oranında) kullanıldığı saptanıyor. Ve nihayet ABD için kodlanmış meslek tanımları içinde sekiz yüzden fazla meslek alanı ele alınıyor ve bunlar içinde yukarda sözü edilen iki bin küsur etkinliğin hangi ölçüde kullanıldığına bakılıyor. Bu çalışmanın sonunda da sekiz yüz küsur mesleğin yüzde kaçının makine ile ikame edileceği yani otomasyona gireceği hesaplanıyor.

“Raporun vardığı sonuçların özü oldukça dramatik: Küresel düzeyde teknik olarak otomasyona girebilecek etkinlikler toplam 15,8 trilyon ABD dolarlık ücrete karşılık 1,8 milyar tam zamanlı eşdeğer emekçiyi kapsıyor. Gerek ücret gerek emekçi sayısı olarak bu miktarların yaklaşık yarısı Çin, Hindistan, ABD ve Japonya ekonomilerinde yer alıyor. İşsizlik potansiyeli Avrupa’da da yüksek. AB içinde beş büyük ekonomide, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık’ta toplam 1,7 trilyon ABD doları ücrete karşılık 54 milyon tam zamanlı eşdeğer emekçi otomasyon alanına giriyor.”

 

[i] Robert Reich, Work of Nations, 1992

Bir Cevap Yazın

Go to Top