Aile Şirketleri Neden Yok Olur? Çin Kültüründen Bakış!

in İş Yönetim by

Aşağıdaki italik alıntılar Japon kökenli siyasetbilimci Francis Fukuyama’nın “Güven/Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması”[1] kitabından. Türkiye’de de sıkça konu edilen “aile şirketlerinde kuşak değişimlerinin başarısız” olmalarının ve şirketlerin dağılıp yok olmasının Çin kültüründeki[2] sosyal arka planına ilişkin yapılan değerlendirmelerin bizim toplumumuzla da benzeşen kültürel öğeler nedeniyle dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

Bu konu üzerine ve buradaki alıntıları da dikkate alarak bir değerlendirme yazısı daha yazacağım ama öncelikle alıntıları aktaralım:

“Çinli toplumlarda yabancılara karşı güven duygusunun son derece az olması ve aile yönetiminin tercih edilmesi, Çinli şirketleri, kendine özgü üç aşamalı bir evrimsel döngüye götürüyor. İlk aşamada, şirket ataerkil yanı ağır basan bir girişimci tarafından kurulur. Sonra da kilit pozisyonlara akrabalarını yerleştirir ve firmaya otoriter bir tarzda hükmeder. Çinli aile dayanışması, şirket içinde gerginlikler yaşanmadığı anlamına gelmez. Ama dış dünyaya karşı, aile tek yumruk olmuş bir görüntü sergiler ve ortaya çıkan anlaşmazlıklar, kurucu girişimcinin otoritesini kullanmasıyla kesin olarak çözülür. Çinli girişimcilerin çoğu iş hayatına atıldıklarında yoksul olduklarından, bütün aile, işin başarıya ulaşması için olağanüstü fedakârlıkla çalışmaya hazırdır. İşyerlerinde aileden olmayan çalışanların da istihdam edilebilmesine karşın, firmanın ve ailenin gelirleri arasında çok az ayrım yapılır.”

“İlk kuşak girişimci-yöneticilerin hâkimiyeti altında, şirketlerin boyutları epeyce büyüse dahi, yönetsel bir hiyerarşiyle işgücünün formel bir biçimde bölümlendiği modem yönetim sistemine ve adem-i merkeziyetçi, çok katlı bir organizasyon yapısına geçmek için çoğu kez hiç çaba gösterilmez. Şirket son derece merkezi bir yapıya göre organize edilmiş yapısını sürdürür. Bu yapıda organizasyonun bütün farklı kolları, direkt olarak kurucu girişimcinin kontrolü altındadır. Çinli yönetim tarzı çoğu kez “kişisel” olarak tanımlanır. Bununla personelle ilgili kararlarda objektif performans kriterlerine dayanılmadığı, bu kararların daha çok patronun kendi altındakilerle, akraba olmasalar bile, kurduğu kişisel ilişkiler temelinde alındığı kastedilir.”

“Aile firmalarının evrimindeki ikinci aşama -işin başarılı olduğu varsayımıyla-şirket kurucusunun ölümüyle ortaya çıkar. Erkek mirasçılar arasında mirasın eşit bölünmesi ilkesi, Çin kültüründe çok derinlere gider. Söz konusu ilkeye göre, şirket kurucusunun tüm erkek evlatları, aile şirketinden eşit hisse alırlar. Bütün erkek çocukların aile işine ilgi göstermesi için ciddi bir baskı varsa da evlatlann hepsi sorumluluk almada o kadar gönüllü değildir. Diğer kültürlerde olduğu gibi herkesin aynı davranışı göstermesi yönündeki baskılar, isyanlara yol açar. ABD veya Kanada’ya iş idaresi okullarına gönderilen oğulların, daha sonra, sanat ya da babalarının para kazanmaya dayalı dünyalanndan çok uzakta bir kariyeri seçmelerini anlatan birçok öykü bu duruma işaret eder. Şirket yönetimine ilgi duyan oğulların ortaklığı ise, doğuştan gelen gerginliklerle yüklüdür. Çünkü başlangıçta hisseleri eşit olsa da, şirket yönetimi açısından hepsi eşit derecede yeterli veya ilgili değildir. Bu durumda, oğullardan birinin liderliği üstlenmesi ve otoriteyi kendi etrafında tekrar merkezileştirmesi, şirketin varlığını sürdürebilmesi açısından en iyi çözümdür. Çünkü eğer bu olmazsa, otorite kardeşler arasında dağılır. O zaman da çoğunlukla anlaşmazlıklar ortaya çıkar. Üstelik kardeşler arasındaki anlaşmazlıklar bazı durumlarda, resmi otoritenin yasal prosedürleriyle çözülür. Eğer sorumluğun bölümlenmesi dostça çözülmezse, o zaman mirasçılar şirketin mutlak kontrolünü ele geçirmek için bir güç mücadelesinin içine girer. Bazı örneklerde, bu savaşım şirketleri parçalanma noktasına kadar bile götürür.”

“Üçüncü aşama, şirket kontrolünün kurucu girişimcinin torunlanna geçmesiyle ortaya çıkar. O kadar uzun süre varlığını sürdürebilen şirketler, bu noktadan sonra parçalanma eğilimi gösterir. Oğulların sahip oldukları çocuk sayısı eşit olmadığından, torunların şirket içindeki payları epeyce değişkenlik gösterir. Büyük başarılara ulaşmış aile örneklerinde görüldüğü gibi, torunlar son derece zengin bir ortamda büyürler. Onlar şirket kurucusu dedelerinin tersine, kendi zenginliklerini daha sorgusuz sualsiz kabul ederler. İşi rekabetçi bir düzeyde tutmak için gerekli olan fedakârlıkları yapmaya daha az motivedirler ya da ilgileri tamamen farklı alanlara yoğunlaşmıştır.”

“Girişimcilik yeteneklerinin birinci kuşaktan üçüncü kuşağa doğru kademeli olarak azalması, doğal olarak yalnızca Çin kültüründe karşılaşılan bir olgu değildir. Bu durum bütün aile işlerini karakterize eder ve “Buddenbrooks” fenomeni olarak adlandırılır. Aile şirketlerinin yükselişi ve düşüşü üzerine geleneksel bir İrlanda atasözü bu durumu çok güzel açıklıyor “Ceketsiz işe koyulup, üç kuşak içinde tekrar ceketsiz kalma.” ABD’de Küçük ölçekli işler Yönetimi, bütün şirketlerin yüzde 80’inin aile mülkiyetinde olduğunu ve bunların yalnızca üçte birinin ikinci kuşağa geçebileceğini tahmin ediyor. Rockefeller, du Pont ve Camegie gibi Amerika’nın dev girişimci ailelerinin çoğu, benzer düşüşler yaşadı. Çocuklar ve torunlar sanat veya politika gibi (Nelson ve Jay Rockefeller’in yaptığı gibi) diğer alanlarda seçkin bir kariyerin peşine düşebilirler. Fakat büyükbabalannın organizasyonu işletmedeki başarısının üstüne çıkacak performansı gösterenlere çok ender rastlanılır.”

“Bununla birlikte, Çinli ve Amerikan girişimci aileler arasındaki en büyük farklılık, üçüncü kuşağa gelindiğinde, çok az Çinli şirketin kurumsallaşmayı başarabilmesidir. Öte yandan Amerikan aile şirketleri, özellikle şirket kumcusunun vefatından sonra, profesyonel yönetime geçmede hızlı davranırlar. Genelde üçüncü kuşağa kadar da şirket tamamıyla profesyonel yöneticilerin eline geçer. Torunların kuşağı, hisse çoğunluğunu elinde bulundurarak işletmenin mülkiyetini hâlâ muhafaza edebilir. Fakat içlerinden çok azı aktif olarak şirketi yönetir.”

“Çin kültüründe ise, bunun tersine, ailenin dışındakilere karşı büyük bir güvensizliğin olması, genellikle şirketlerin kurumsallaşmasını önler. Profesyonel yöneticilerin firma yönetimini devralmasına izin vermektense, Çinli şirketlerin mülkiyetini elinde tutan aileler, yeni şirketlere bölünmeyi veya tamamen dağılmayı kabullenmeye yatkınlık gösterirler. Bu hususta, imparatorluk döneminde Çin’in ilk başarılı girişimcilerinden Sheng Hsuan’ın deneyimleri, genel eğilimi yansıtan bir özellik taşır. Kazandıklarını tekrar kendi aile işine yatırmaktansa, Sheng Hsuan’ın servetinin yüzde 60’ı, oğluna ve torunlarına yardım etmek için kurulan bir vakfa gitti ve ölümünden sonraki bir kuşak içerisinde de tüm zenginlik çoktan müsrifçe tüketilmişti. Tabii ki, Sheng’in dönemindeki elverişsiz politik koşulları da mutlaka göz önüne almalıyız. Ancak onun durumu, Çinli Sumitomo imparatorluğunun arkasındaki sermayenin, Çinliler’in aileye yönelik tavırları yüzünden nasıl müsrifçe ziyan edildiğini gösteren örnek bir vaka niteliğini taşıyor.”

“Çinliler’in mirastan eşit pay alma ilkesi kadar, Çinli işletmelerin kurumsallaşmada yaşadığı güçlükler, Çin toplumunda firma ölçeklerinin neden görece küçük kaldığını açıklıyor. Bu durum, aynı zamanda genelde ekonominin endüstriyel organizasyonuna çok farklı bir karakter veriyor. Bu yapı içerisinde, sürekli olarak şirketler ortaya çıkıyor, yükseliyor ve bir süre sonra yok oluyorlar. ABD’de, Batı Avrupa’da ve Japonya’da birçok sektör (özellikle sermaye yoğun sektörler), birkaç dev firmanın pazarı paylaştığı oligopol bir nitelik arz eder. Bunun tersi ise Tayvan, Hong Kong ve Singapur’da geçerlidir. Bu ülkelerde, yüzlerce veya binlerce minik şirketin iş dünyasında kalabilmek için çok sert bir biçimde rekabet ettikleri, neo- klasiklerin ideal rekabet idealine benzerlik gösteren bir yapı vardır. Eğer kartel benzeri bir yapıya sahip Japon ekonomisi rekabetçilikten uzak bir görüntü veriyorsa, o zaman çok hızlı değişen Çinli aile şirketlerinin dünyası aşırı ölçüde rekabetçidir denilebilir.”

“Nispi küçük ölçekli Çinli firmaların başka bir sonucu da, markalaşmanın çok az olmasıdır. ABD ve Avrupa’da tütün, gıda, giyim ve diğer tüketim malları sektörlerinde, 19. yüzyılın sonlarına doğru, markalı ve paketlenmiş ürünlerin yükselişe geçmesi, yeni kitlesel tüketim pazarlarını kontrol etmek isteyen üreticilerin entegre olabilmesinin sonucuydu. Markalar, yalnızca ölçek ekonomisinden ve pazarlama fırsatlarından yararlanma yeteneği gösterebilen şirketler tarafından yaratılabilir. Marka yaratabilen şirketlerin mutlaka görece büyük boy olmaları gerekir; aynca ürünlerinin seçkinliği ve kalitesine ilişkin bir tanıdıktık geliştirmek için, çok uzun süre tüketicinin peşinden koşmaları şarttır. Örneğin Kodak, Pitney-Bovves, Courtney’s ve Sears gibi markaların hepsinin kökeni 19. yüzyıla gider. Sanyo, Panasonic veya Shiseido gibi Japon markaları o kadar gerilere gitmezler; ama çok büyük ve kurumsallaşmış şirketler tarafından yaratılmışlardır.”

“Tayvan’da veya Hong Hong’taki Çinli şirketlerin ürettiği tekstil ürünleri Amerika’ya Spaulding, Lacoste, Adidas, Nike ve Amold Palmer gibi marka isimleriyle gider. Fakat bir Çinli firmanın kendi markasını oluşturmasına çok nadir rastlanır. Bunun nedeni, Çinli aile şirketlerinin evrim sürecinin değerlendirilmesiyle çok açık bir biçimde ortaya çıkar. Profesyonel yönetimi geliştirmekteki isteksiz tutumları, özellikle pek aşina olmadıkları, yerel çalışanların pazarlama becerilerini gerektiren denizaşırı pazarlara doğru entegre olmuş bir yapıyı kurmalannı önler. Küçük boyutlu Çinli aile şirketleri için, belli bir özelliği olan kitlesel pazar ürünlerini üretebilecek bir ölçeğe erişmek zordur. Bu şirketlerin de çok azı, tüketici nezdinde belli bir şöhrete ulaşacak kadar uzun yaşar. Sonuç olarak, Çinli firmalar, büyük Japon şirketleri gibi kendi pazarlama örgütlerini yaratmaktansa, genelde Batılılar’la ortaklık kurma arayışı içindedir. Batılı firmaların da bu durum işine gelir. Çünkü bu şekilde Çinli ortağın, Japon kuruluşların yaptığı tarzda, belli bir sektörde pazarlamaya hâkim olma arayışına girme olasılığı düşüktür. Bir hazır giyim zinciri olan Bugle Boy gibi diğer örneklerde de, pazarlama organizasyonları, Amerikan kültürünü yakından tanıyan Amerikalı Çinliler tarafından yapılır.”

“Çinli firmaların küçük ölçekli ve aile yönetiminde kalma eğilimleri, her zaman dezavantaj demek değildir. Hatta bazı pazarlarda avantaj bile sağlar. Göreli olarak işgücünün yoğun olduğu, hızlı değişen ve son derece bölümlenmiş sektörlerde çok yüksek bir performans gösterirler. Dolayısıyla bu tip özellikler gösteren tekstil, konfeksiyon, ticaret, orman ürünleri, PC parçaları ve montajı, deri ürünleri, küçük ölçekli metal işleme, mobilya, plastik, oyuncak, kâğıt ürünleri ve bankacılık gibi küçük pazarlarda başarılı oldular. Aile yönetimindeki küçük bir firma son derece esnek bir yapıya sahiptir ve çok hızlı karar verebilir. Hantal, uzlaşmaya dayalı bir karar verme sistemine sahip, büyük çaplı, hiyerarşik Japon firmaları ile karşılaştırıldığında, küçük bir Çinli şirket pazar taleplerindeki ani değişimlere çok daha iyi cevap verebilir. Çinli firmalar diğer yandan, sermaye yoğun veya yarıiletkenler, havacılık-uzay, otomotiv, petro-kimya gibi karmaşık üretim süreçlerinden dolayı büyük ölçek gerektiren sektörlerde daha az başanlıdır. Örneğin Tayvan şirketleri Intel ve Motorola gibi mikro işlemci üreten devlerle rekabet etmeyi akıllarından bile geçirmezler. Ama Japon Hitachi ve NEC bu rekabete girebilir. Ancak Çinli firmalar, küçük montaj hatlarından akan sayısız no-name (markasız) kişisel bilgisayarlanyla, PC sektöründe rekabet güçleri çok yüksektir.”

“Çin kökenli toplumların büyük şirketler yaratmadaki yetersizliği aşabilmesi için önlerinde üç yol vardır. Bunlardan birincisi ağ örgütlerdir. Bu da Çinli firmaların, diğer küçük Çinli şirketlerle aile veya kişisel bağları aracılığıyla ölçek ekonomisi seviyesine çıkabilmeleri anlamına gelir. Bugün bütün Pasifik Havzası, olağanüstü bir şekilde yayılan ve sürekli dallanıp budaklanan Çinli firma ağlarıyla dolup taşıyor. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti’nin Fujian ve Guangdong eyaletlerinde seracılık alanındaki gelişmelerin arkasında büyük çoğunlukla, kıta Çin’ine bitişik bölgelere yayılan Hong Kong kökenli aile ağları vardır. Aileler, firmalar için olduğu kadar, biraz daha az ölçüde de olsa, ağ örgütleri için de önemlidir. Pek çok ağ, çok büyük çaplı soy (veya klan) örgütleri gibi, ailenin dışındaki akrabalık bağları avantajlarından yararlanır. Özellikle Güney Çin’de bu tip ağlara rastlanır. (Diğer yandan, bazı ağ ilişkileri hiçbir şekilde akrabalık çevresine değil, tamamen kişisel güven ve ilişkiye dayanır.)”

“Büyük ölçekli endüstriler geliştirmede ikinci yöntem, direkt yabancı yatırımları davet etmektir. Ancak Çinli toplumlar, yabancıların kendi ekonomilerinde çok önemli bir rol oynamasına izin vermede genelde ihtiyatlı bir tutum takınırlar. Örneğin Tayvan ve kıta Çin’inde yabancı yatırımlar, son derece sıkı kurallara bağlanmıştır.”

“Çinli toplumların ölçek ekonomisine geçebilmesinde üçüncü yol, devlet desteği veya devletin işletmelerin mülkiyetine sahip olmasıdır. Bir kere, atomlaşmış, son derece rekabetçi bir pazarda yer alan küçük özel şirketler yeni bir olgu değildir. Sistem, gerçekte yüzyıllardır hem kent, hem de kırsal kesimde Çin ekonomik yaşamını karakterize eder. Buna ilave olarak, geleneksel Çin’in, modernleşme sürecinin ilk dönemlerinde, (zamanın Avrupa’sı ile karşılaştırıldığında) üretim alanında çok sofistike becerilere ve son derece ileri bir teknolojik düzeyde olduğunu belirtmek lazım. Ama bütün bunlar devlet sektörü sınırlarının içinde kaldı. O dönemde yüz binlerce kişinin yaşadığı porselen başkenti Jingdezhen’de, her porselen parçasının, üretim sürecinde 70 veya daha fazla sayıda elden geçtiği söylenir. Fakat bu kadar bireysel beceriye dayanan porselen üretimi, daima devletin sahip olduğu ve yönettiği bir iş alanı oldu. Bu boyutta bir özel şirkete ise rastlanmadı. Benzer bir şekilde, son imparatorluk devleti Qing China’nın son dönemlerdeki hükümeti, kuan-tu shang-pan diye adlandırılan işletmeleri (“resmi olarak denetlenen ama, özel mülkiyete sahip işletmeler”) oluşturdu. Bu işletmeler, tuz üretim monopolünü ve ulusal güvenlik amaçları doğrultusunda gerekli olduğuna inanılan bazı silah endüstrilerini içeriyordu. Saydığımız örneklerde, devlet bir yandan resmi müfettişleri atarken, diğer yandan üretim hakkını, hükümetin vergilendirdiği tacirlere sattı. Çinli komünistler 1949 yılında iç savaşı kazandığı zaman, Marksist ilkelerine paralel olarak, Çin sanayisini derhal kamulaştırmaya koyuldular. Tercih edilen sosyalist tarz sonucunda, bugün kıta Çin’i çok sayıda dev (ve olağanüstü verimsiz) devlet işletmesine sahiptir. Ama Japonlar’dan geriye kalan birkaç büyük çaplı, devletin sahip olduğu şirketi devralan TayvanlI milliyetçiler, yakın zamanlara kadar onları özelleştirmede hiç de aceleci davranmadılar. Özetle eğer Tayvan havacılık-uzay veya yarıiletkenler sektörlerinde başlıca aktörlerden biri olmak istiyorsa, önündeki tek yolun devlet sponsorluğu (ister mülkiyet, ister destek şeklinde olsun) olacağı anlaşılıyor.”

“Cinli komünistler, 1949’da iktidara geldiklerinde Çin topiumundaki aile bağlarını kırma konusunda kararlıydılar. Doğru olmasa da, geleneksel babasoylu Çinli ailenin ekonomik modernleşmeye bir tehdit oluşturduğuna inanıyorlardı. Fakat aynı zamanda, aile kurumunun kendilerine politik bir rakip olduğunu çok açık bir şekilde gördüler. Çünkü aile, ideoloji ve ulusun bu muazzam ülke üzerindeki nüfuzunu zayıflatan bir etkiye sahipti. Bunun sonucunda, geleneksel aileyi yok etme amacıyla tasarlanan bir dizi uygulamayı yürürlüğe koydular. Bunlar, poligamiyi yasaklayan ve kadın haklarını garanti eden “modem” aile yasaları şeklinde sunuldu. Köylü haneler, kolektif tanma geçilmesiyle parçalandı. Aile işletmeleri kamulaştırıldı veya mal varlıklanna el konuldu. Çocuklara mutlak otoritenin kaynağının aile değil, parti olduğuna inanmaları için ideolojik telkinler yapıldı. Aşırı nüfus artışını sınırlamak amacıyla aile planlaması politikaları oluşturuldu. Böylece aileler tek çocuk sahibi olmakla sınırlandırıldı. Bu da, çok sayıda erkek evlat sahibi olmayı zorunlu kılan bin yıllık geleneksel Konfüçyüsçülüğe, belki de en direkt saldırıydı. Fakat komünistler, Konfüçyüs kültürünün ve Çinli ailenin gücünü çok ciddi bir biçimde küçümsediler. Üstelik, aile kurumu, son yanm yüzyılın politik karışıklıklar ortamından her zamankinden daha güçlü olarak çıktı. Çin kültüründe ailenin rolünün anlaşılması, Çinli ekonomik toplumunun doğasını anlamada kilit bir önem taşır. Bu, yalnızca Çin’in değil, günümüzde dünyadaki diğer ailesel toplumların ekonomik yaşantısını da açıklar.”

“Geleneksel Çin kültüründe ailenin merkezi rolü, bireyin ailesine duyduğu sadakat ile imparator ya da Çin Halk Cumhuriyeti’nde komiser gibi yüksek rütbeli politik otoriteler arasında bir çelişki doğduğunda çok belirgin bir hale gelir. Tabii, ortodoks Konfüçyüsçülük inanışına göre, bu tip çelişkiler asla ortaya çıkmaz. Bir başka deyişle, iyi bir düzen kurmuş bir toplumda bütün sosyal ilişkiler uyumludur. Ancak bu çelişki en can keskin bir biçimde, herhangi birinin babası bir suç işlediğinde ve polisler onu aramaya geldiğinde ortaya çıkar. Birçok klasik Çin tiyatrosu, bu durumda ailesine ve devlete sadakat arasında bir seçim yapmaya zorlanan erkek evladın acısını tasvir eder. Ama bu oyunların sonunda hep aile kazanır: Çünkü babalar polise teslim edilmez. Konfüçyüs ve komşu ülkenin kralı arasında geçen klasik bir Çin hikâyesinde bu çelişki şöyle anlatılır: “Kral Konfüçyüs’e kendi topraklarında erdemin ne denli önemli olduğunu, eğer bir baba hırsızlık yapar ve oğlu da bunu devlete haber verirse, o zaman oğlun da suçlu duruma düşeceği örneğini vererek böbürlendi. Konfüçyüs ise buna, kendi devletinde bir erkek evladın, babasına bu şekilde davranmayı hiçbir zaman aklına bile getiremeyeceği şeklinde bir cevap vererek, kralınkine kıyasla kendi topraklarında erdemin çok daha önemli olduğunu anlattı.”

“Aileler arasındaki rekabet, Çinli toplumların bireyci gözükmesine yol açar. Ama Batılı anlamda, birey ve ailesi arasında bir rekabet yoktur. Bireyin kendi varlığına ilişkin anlamı, çok daha büyük ölçüde ailesi tarafından tanımlanır. Bir Tayvan köyünde araştırmalar yapan antropolog Margery Wolf bu konuda şunları söylüyor: Bir akrabalık ağının içinde tam olarak yer almayan bir adama bütünüyle güvenilemez. Çünkü ona normal yollarla yaklaşılamaz. Zira eğer normlara uygun olmayan bir tarzda hareket ederse, herhangi biri bu davranışı onun kardeşiyle tartışamaz veya davranışlarını düzeltmesi için ailesine başvuramaz. Eğer biri ona hassas bir meseleyle ilgili olarak yaklaşmak isterse, kendi amcasını arabulucu olarak kullanamaz. Zenginlik kolların ve bacakların kaybını kapatabilir, ama aile ilişkilerindeki bu eksiği kapatamaz. Paranın geçmişi, geleceği ve getirdiği yükümlülükler yoktur. Ama akrabalığın vardır.”

“Eğer Çinli aileciliğe tarihsel bir perspektiften bakılırsa, arkasında ciddi bir ekonomik akılcılığın olduğu açıkça görülür. Geleneksel Çin’de mülkiyet hakları yasal bir temele bağlanmamıştı. Çin tarihi boyunca, vergilendirme sistemi son derece keyfi bir nitelik arz ediyordu. Devlet vergi toplama işini yerel memurlara veya bazı çiftçilere havale ediyordu. Onlar da, o bölge ahalisinin tahammül edebileceği ölçülerde vergi düzeyini tespit etmekte başlarına buyruktular. Köylüler aynı zamanda, istenildiği zaman silah altına alınmak veya kamu projelerinde çalıştınlmak için devlet tarafından keyfi olarak çağrılabiliyordu. Devlet, koyduğu vergilerin topluma geri dönüşü açısından, pek fazla sosyal hizmet vermiyordu. Çoğunlukla tutarsız ve ikiyüzlü bir niteliği olmasına karşın, Avrupa derebeyi sisteminde efendi ve köylü arasındaki babavari yükümlülüklerin Çin’de bir karşılığı yoktu. Geleneksel Çin, kronik bir hale gelen aşırı nüfus artışı ve kaynak sıkıntısı (örneğin arazi) gibi sorunlarla boğuşuyordu. Aileler arasında daima yoğun bir rekabet vardı. Herhangi bir resmi sosyal güvenlik sistemi yoktu. Sosyal güvenlik sistemin eksikliği, pek çok Konfüçyüsçü toplumda bugüne kadar ısrarla süregelmiştir.”

“Bu tip bir ortamda, güçlü bir aile sistemi, düşmanca ve kaprisli bir dış ortama karşı, esas olarak savunmacı bir mekanizma olarak görülebilir. Bir köylü, yalnızca kendi aile üyelerine güvenir. Çünkü dış dünyadaki bürokratlar, memurlar, yerel otoriteler ve soylu aileler, köylü sınıfına karşı hiçbir şekilde yükümlülük hissi duymuyor ve onlara zorbaca davranmakta kendilerine sınır koymuyorlardı. Sürekli olarak açlık sınırının kenarında yaşayan köylü ailelerin çoğunluğunda, arkadaşlarına veya komşularına sunabilecekleri çok az şeyleri vardı. Bu toplum yapısında erkek evlatlar -kadınlar çocuk doğurabilme çağındayken mümkün olduğu kadar çok sayıda yapmaya çalışırdı- mutlak bir ihtiyaçtı. Çünkü insanlar elden ayaktan düşüp yaşlandıklarında, ekonomik açıdan tek umutları erkek evlatlarıydı. Bu denli sert yaşam koşullarında, kendine yeterli aile tipi, var olan yegâne rasyonel işbirliği ve barınma kaynağıydı.”

“Geleneksel Çin, ilk dönemlerdeki endüstrilerini yoğunlaşmış zenginliklere dönüştürmede başarısız oldu. Bunda kültürün yapısına derin bir biçimde işleyen erkekler arasındaki eşit miras ilkesi rol oynadı.  Çinli aile sistemi çok sıkı bir şekilde babasoyludur. Miras yalnızca erkekler için söz konusudur ve babanın tüm oğulları arasında eşit olarak paylaşılır. Nüfusun artmasıyla topraklar sürekli olarak bir kuşaktan diğerine, bu ilke nedeniyle bölündü. Böylece köylülerin arazileri, ailelerini yeterli ölçüde besleyemeyecek kadar küçüldü. Bu olgu, 20. yüzyılda da devam etti. Zengin aileler arasında bile, mirasın eşit bölünmesi, mevcut zenginliğin bir ya da iki kuşak içerisinde dağılmasına yol açıyordu. Bunun bir sonucu da, Avrupa’daki gibi soylulara ait evlerin veya konakların çok az olmasıydı. Avrupa’da bu tip geniş evler, aile mekânlarının kuşaklar boyunca aynı aristokrat aileler tarafından kullanılması amacıyla inşa edilmişti. Çinli zengin ailelerin evleri, küçük, ortak kullanılan bir avlu etrafında toplanan tek katlı yapılardan oluşuyordu. Böylece aile reisinin oğullarını da aynı bina içerisinde barındırma imkânı doğuyordu. Dolayısıyla, İngiltere ve Japonya gibi büyük evlat hakkı sistemini uygulayan ülkelerde olduğu gibi aile mirasının dışında kalan küçük evlatları, kendi geleceklerini ticarette, sanatta veya askerlikte aramaya doğru zorlayan bir anlayış yoktu. Bu nedenle, işgücü arzı, büyük evlat hakkı sistemini uygulayan ülkelere kıyasla, çok büyük ölçüde kırsal kesimde muhafaza edildi.”

“Geleneksel Çin ailesini, bazen dışardan algılandığı gibi, uyumlu ve bütünleşmiş bir yapı olarak görmek bir yanılgıdır. Jia gerçekte, doğuştan gelen birtakım gerginliklerle yüklü bir yapıydı. Bu hem babasoylu* hem de ataerkil** bir kurumdu: Aileye gelin gelen kadından, kendi ailesiyle bağlarını gevşetmesi ve kendisi kaynana oluncaya kadar, kaynanasına itaat etmesi (tabii ailenin erkeklerinden söz etmeye gerek yok) beklenirdi. Geleneksel Çin’de zengin erkekler çoğu kez, maddi güçleri ölçüsünde, birden fazla kadın ve/veya cariye alırlardı. Yoksul köylü ailelerindeki kadınlar ise, zengin kadınlara kıyasla ailedeki işlerin büyük bir kısmını üstlendiklerinden, erkekler üzerindeki nüfuzları daha fazlaydı. Bunun sonucu da bu tip birleşik ailelerin çok sık bölünmesiydi. Geleneksel Çin ailesinin güç ve istikrarı, dolayısıyla, ailenin kadınları tavizsiz bir biçimde itaat ettirme ve kontrol etme yeteneği aracılığıyla sağlanırdı. Kontrol zayıfladığı zaman da aileler bölünme eğilimine girerdi.”

 “Çin” kavramı, hiçbir zaman değerleri, çıkarları ve deneyimleri paylaşan bir topluluk olarak, Japonlar’in “Japonya” kavramına yükledikleri ölçüde coşkulu bir öneme sahip değildi. Çin Konfüçyüsçü lüğünde, Hıristiyan dininde olduğu gibi, tüm insan varlığına karşı evrensel ahlaki yükümlülükler yoktur. Yükümlülükler aileyi çevreleyen daireden uzaklaşıldıkça yoğunluğunu kaybeder ve katmanlara ayrılır. Barrington Moore bu konuda şunları söylüyor: “Her yerde olduğu gibi kırsal yaşamın temel hücresi olan Çin köyü, Hindistan, Japonya ve hatta Avrupa’nın birçok bölgesindeki köylerle karşılaştırıldığında, iç birlik duygusu belirgin bir biçimde daha zayıftı. Çin köy yaşamında, bîr bakıma dayanışma duygusu ve alışkanlığı yaratan, ortak bir iş için köy sakinlerinin işbirliği yapmasına çok az rastlan irdi. Bu yaşantı, canlı ve fonksiyonel bir topluluk olmaktan çok, köylü hane sakinlerinin bir araya toplandığı bir yapıya yakındı.”

“Yine de, Jia’nın öldüğü, hatta erozyona uğradığı şeklinde konuşabilmek için henüz çok erken. Giderek artan kanıtlar, aile modellerindeki değişimin, bir zamanlar düşünüldüğünün aksine, Çin’de daha az dramatik ölçülerde gerçekleştiğini gösteriyor. Modern, kentsel ortamdaki aile ilişkileri, gerçekte kendilerini yeniden yapılandırdılar. Ama geleneksel aileyle rekabet açısından, kaybedenin komünizm olduğu açıkça görülüyor. AvustralyalI Çin kültürü uzmanı W.J.F. Jenner, 20. yüzyıl Çin tarihinin yıkıntıları içinden, her şeyden daha güçlü bir biçimde ortaya çıkan kurumun babasoylu Çinli aile olduğunu söylüyor. Çinli aile, politik yaşamın gelgitlerine karşı her zaman bir sığınak oldu. Başlarına gelen bunca şeyden sonra, Çin köylüleri en sonunda gerçekten güvenebilecekleri insanların, kendi ailelerinin üyeleri olduğunu anladılar. Bu yüzyılın politik tarihi, şu duyguyu öne çıkardı: İki devrim, militarizm, yabancı işgalı. kolektivitizm, Kültür Devrim’i çılgınlığı ve sonra Mao’nun ölümünü takiben koiektivitizmin çökmesi gibi olayların hepsi, Çin köylülerine siyasi ortamda hiçbir şeyin kesin olmadığını öğretti. Bugün gücü elinde tutanlar, belki yarın iktidardan baş aşağı yuvarlanabilirler. Oysa, aile en azından belli bir ölçüde kesinlik içerir. Kişinin, yaşlanması durumunda yasalara veya sürekli değişkenlik arz eden politik otoritelere inan maktansa, kendi oğullarına güvenmesi çok daha iyidir.”

“Çin’de Deng Xiao-ping’in reform hareketini başlattığı 1970’lerin sonlarından bu yana görkemli değişimler gerçekleşti. O zamandan beri Çin ekonomisinin çok büyük bir kısmı, pazar ekonomisine geçti. Fakat reform, diğer bir manada, sadece eski Çin sosyal ilişkilerinin restore edilmesiydi. Kendi kendine yeterli köylü hane tipinin komünizm tarafından yok edilmediği ve kırsal sorumluluk sistemi tarafından bir fırsat verildiğinde bütün gücüyle geri geldiği görüldü. Antropolog Victor Nee biraz dokunaklı şekilde, komünist komün sistemi tarafından yaratılan sosyal bağların hâiâ var olduğunu, hatta bu bağların kolektif tarımın uygulandığı 20 yıl boyunca daha da güçlendiğini görmek istediğini itiraf eder. Onun (ve diğerlerinin) görmek istediklerinin yerine, bulduğu şey ise sadece köylü hanelerin bireyciliği idi. Jenner, Marksist ideolojilerine karşın Çin komünist parti yetkililerinin çoğunun, son 10 yılı yabancı bankalarda hesap açtırmakla ve çocuklarını Batı ülkelerinde eğitime göndermekle harcadıklarına işaret eder. Bu şekilde davranmalarının nedeni de, belki iktidarın gücüne artık sahip olmayacakları bir güne hazırlık yapmaktı. Onlar için de, aile en mütevazı köylüden aşağı kalmayacak bir biçimde, tek emniyetli sığınaktı.”

[1]Fukuyama, Trust:The Social Virtues and the Creation of Prosperity kitabını 1995 yılında yayımlamıştır. Kitabın Türkçe çevirisinin baskısı ise 1998 yılında gerçekleştirilmiştir. Alıntılanan notlar “Francis Fukuyama, Güven:Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması, Çev:Ahmet Buğdaycı, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1. baskı, İstanbul, Ocak 1998 baskısındandır.

[2] Fukuyama’nın Çin Kültürü tanımı Çin Halk Cumhuriyeti yanında Taivan, Singapur, Hong Kong gibi etnik Çin kökenlilerin çoğunlukta olduğu ülkelerle, geleneksel kültür-aile ilişkilerini sürdüren civar ülkelerdeki kalabalık Çinli azınlıklar ile batı ülkelerindeki Çin kökenlileri de kapsar.

Bir Cevap Yazın