Platformlar Taşları Yerinden Oynatıyor

in İş Yönetim by

Platform temelli iş modelleri sürekli çeşitleniyor, yeni sektörler deniyor ve başarılı olduğu durumlarda (bazen ilk birkaç girişim başarısız olmuş olsa da) yerleşik şirketleri tehdit ediyor. Kimi durumlarda bu tehdit, bazıları için kepenkleri indirmeye kadar gidebiliyor.

Yerleşik şirketlere göre çoğu durumda bunun nedeni, kendilerinin yasal olarak uymak zorunda oldukları ve maliyet artırıcı mevzuat gerekliliklerini platformların takmıyor oluşu. Örneğin dünyanın pek çok şehrinde taksi sahipleri bu işi yapabilmek için lisans ya da plaka satın almak zorunda ve bunlar birçok yerde iyi para demek. Ama Uber sürücülerinin böyle bir derdi yok, hatta çoğu durumda vergi bile vermiyorlar. Ya da otellerin engelli hizmetlerinden, yangın emniyet sistemlerine ve güvenliğe kadar pek çok mevzuat kalemini yerine getirip getirmedikleri denetlenir ama AirBnb’de evlerini ya da odalarını kiraya verenleri (platformun işleticileri ve puanlama ve yorum yoluyla müşterilerden başka) denetleyen bir yasal yapı yok.

Türkiye’deki örneklere de bakabiliriz. Mesela İstanbul’daki bir taksi sahibinin düne kadar görece istikrarlı iş yapabilmesinin ve gelir elde edebilmesinin yolu şehirde yüzlerce sayıda olan taksi duraklarından birisine günlük, haftalık ya da aylık belirli bir bedel karşılığında kayıt olmasından geçiyordu. Ama BiTaksi bu “ihtiyacı” ortadan kaldırma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bir başka örnek; bizde de tek ya da birkaç gecelik (hatta birkaç saatlik) mobilyalı daire kiralamalar yaygınlaşıyor ve bunun mevcut yasal mevzuatlarda karşılığının bulunup bulunmadığı yoruma açık olduğu ve denetimi de olmadığından, ortada vergisiz bir alışveriş hali sürüyor.

Yerleşik işletmeler, tüm bu gerekçelerle platformlardan şikayetçi ve bunun kendileri için haksız rekabet olduğunu söylüyorlar ki, mevcut durumda kim haksız olduklarını söyleyebilir?

Öte yandan platformlar, ortaya koydukları iş modelleri ile aslında atıl olan muazzam bir büyüklüğü ekonomik alana çektiklerini ve bunun bir değeri olduğunu söylüyorlar ki, buna da yanlış demek söz konusu bile olamaz.

Görünen o ki, hali hazırda yatırımı baz alan ve yatırımın hangi alanda kullanılacağını da baştan işletme tüzüğüne ve vergi dairelerinin sistemlerine kayıt eden mevcut piyasa modelinin içerisine, şimdilik “paylaşım ekonomisi” denilen ve mevzuatsal tanımlamalarda tarif edilmemiş, yatırım yerine de atıl olan ama zaten varolanı baz alan bir yeni model, enlemesine yerleşiyor. Bu durumda şimdiki düzeni bozarken, düzenleyici kurumları da ne yapacağını bilemez hale getiriyor. Daha da garibi, varoluş nedeni piyasanın, serbest piyasa özelliğini kaybetmemesi için düzenlemeler yapmak olan kurumlar, bu yeni durumu tanımlamakta zorluk çektikçe, var olanı korumayı amaçlayan “muhafazakar” ve “oluşan yeni piyasa” söz konusu olduğunda “piyasa karşıtı” yapılara dönüşüyorlar.[i]

Ama durum şu ki, bunun yaygınlaşmasının önüne geçmek mümkün görünmüyor çünkü dijital çağ bunu çok kolaylaştırıyor. Daha da ötesi hem gelirin hem de hizmetin toplumun şimdikinden çok daha geniş kesimlerine ulaşmasının da yolunu açıyor.[ii]

Yapılması gereken, sistemi baştan düşünmek ve mevzuatları da yeniden tanımlamak. Öt

[i] Devletin demokratikleşemediği ve toplumsal çoğunluk kültürünün de devleti bu haliyle benimsediği bizimki gibi ülkelerde bu şeyler hızla politik söylem malzemesi haline de gelebiliyor. Örneğin günlük ev kiralamaya karşı söylenen ya da ima edilenleri düşünün; “tek gecelik boş ev!”, “tek gecelik!”… Tepki kültürle doğru orantılı geliyor ve kiraya vereni de, kiralayanı da toplum gözünde “bir yere” koyuyor. Öte yandan otellerin müşteri listelerini her gün polise bildiriyor olduğu mevcut durumu düşünürsek, konu sadece yerleşik kurumu ya da toplumun “çoğunluk” kültürel normlarını korumak olmaktan çıkıyor sanki.

[ii] Teknoloji bunu hep yapıyor aslında. Britanya Parlamentosu 1865’de motorlu sisteme sahip her türlü vasıta için kapsamlı uygulama kuralları getirmişti. Buna göre araçlar yerleşim yerlerinde saate 3,5 kilometreyi, diğer yerlerde de 6,5 kilometreyi aşamazlardı. Ayrıca her araca en az üç kişi refakat etmeliydi ve bunlardan birisi de aracın en az 55 metre önünde yürümeli ve bayrak sallayarak yoldaki yaya ve atlıları yada at arabalarını uyarmalıydı. Sonra ne mi oldu, otomobil yaygınlaştı. Ya da havacılık endüstrisini düşünün. Romalılara göre bir toprak sahibinin mülkiyeti yerdeki topraktan gökyüzündeki cennete kadar uzanıyordu ve İngiliz ve Amerikan hukuk sistemi de başta bunu benimsemişti. Sonra 1940’larda Amerikan Kongresi, uçakların binlerce özel mülkiyetten “izinsiz” geçiyor olmasının bir “sorun” olabileceğini fark ettiler ve hava sahasının kamusal alan olduğuna karar verdiler. Ya onlar karar verene kadar birkaç bin kişi uçak şirketlerine dava açsaydı?

Bir Cevap Yazın