Emrullah Kandemir blog…

Author

Emrullah Kandemir

Emrullah Kandemir has 83 articles published.

Gelecek ne getirir?

in Emrullah Kandemir by

Teknolojinin yaşama getireceği yenilikleri çok konuşuruz da değerlerimizi nasıl etkileyeceğini daha az konuşuruz. Kim bilir, belki de bunu konuşmak ürkütür bizi, belki de rahat hissettiğimiz konfor alanlarımızdan çıkmaya ve başka türlü değer yargılarıyla başka türlü ilişki biçimleriyle şekillenmiş bir geleceği hayal etmeye zorlandığımız ya da kendimiz için zorlanmadığımız durumlarda bile yakınlarımız için zorlandığımızdan kaynaklı bir ürkme halidir bu.

Black Mirror (Kara Ayna), bunu yapmaya zorluyor bizi. Teknolojinin geleceği kadar ilişkilerimizi nasıl etkileyeceğini, dönüştüreceğini sorguluyor. Ve izlerken fark ediyorsunuz ki, izledikleriniz çok da uzak bir gelecek de değil hatta bir kısmını şimdiden yaşamaya başladık bile.

Her neyse, izlemediyseniz izlemenizi öneririm. Hakkında daha derli toplu bilgi almak isterseniz de internette yeterince yazı bulursunuz zaten ama ben Kayıp Rıhtım’da yayınlanan şu yazıyı öneririm.

 

İş yapma güveni

in Emrullah Kandemir by

Nerden aklıma geldi bilmiyorum, (şu an Cory Doctorov’un Özgür ve Bedava, İnternet Çağında Bilgi kitabını okuyorum, muhtemelen o tetikledi), bir tarihte çektiğim fotoğrafları yayınlayacağım bir sitem olsun istemiştim (Instagram ya yoktu ya da ben habersizdim). Nette biraz dolaştım, tasarımını beğendiğim bir site buldum ve biraz para ödeyip (çok bir para değildi ama paraydı işte) bir şablon site kiraladım. Sonrada birkaç fotoğraf yükleyip tasarımı kontrol etmeye başladım, (o sırada işyerindeydim, kapsamlı bir yükleme yapmayı evde olacağım hafta sonuna bırakıp beş altı fotoğrafla kısa bir deneme yapıyordum sadece.)

Bu arada söylemeliyim, toplumsal eylemliliklerde (mitingler, gösteriler vs.) çektiğim bolca fotoğrafım var (saymadım ama 40 binin üzerinde sanıyorum, bazılarında iyi aksiyon görüntülerde var. İnsanların mutlu, öfkeli, düşünceli hallerini fotoğraflamayı seviyorum.) Siteye ilk yüklediğim fotoğraflarda bu tarzdı.

Hafta içiydi ve ben düzenleyene kadar site birkaç gün bu haliyle kalacaktı, benim için dert değildi ama kalamadı. Çünkü bana siteyi kiralayan firma sahibi, fotoğraflarıma baktı ve siteyi yayından kaldırdı. Neden diye sorduğumda da abuk sabuk bir sürü zırvaladı, (zırvaları buraya almayayım ama firma sahibinin sözde hassas vatandaş olduğunu söyleyeyim gerisini siz anlayın.) Altta kalmadım tabi, bende firma sahibine aklıma geleni mail ortamında saydım (bütün olay yazışmaydı). Bu arada doğal olarak paramı geri de istedim ve ödemezse mahkemeye vereceğimi de söyledim. Hiç tınmadı, paramı da geri ödemedi.

Sonrasında düşündüm, mahkemeye versem bana göre haklıyım, çünkü bir anlaşmamız var ve firma anlaşmaya aykırı olarak sitemi yayından kaldırmış. Saydığı zırvaların hiçbir gerçekliği yok çünkü yayınladığım fotoğraflar neredeyse bütün haber kanallarında yayınlanmış, programı önceden belli, hiçbir yasadışılığı olmayan bir mitingden kareler, kaldı ki öyle olmasa bile bu beni eylem katılımcısı yapmaz, orada bulunan herhangi biri fotoğraflamış olabilir sonuçta.

Ama gene de mahkemeye ver(e)medim. Çünkü şöyle de düşündüm; ben mahkemeye vereceğim, mahkeme aylarca (belki birkaç yıl) sürecek, iş yoğunluğumdan hem davayı sürekli takip edemeyeceğim hem de bir avukat tutsam bir dolu masraf, bir de hâkim de firma sahibi gibi düşünürse, kaybedeceğim. Ortadaki para bunlarla kıyaslayınca, kaybına razı olabileceğim bir meblağ, bir de işin stresi vs.

Bu bana neyi öğretti derseniz, Türkiye’de internet üzerinde herhangi bir yayın yapmak isteyenlerin neden başka ülkelerdeki sunucuları tercih ettiğini anlamış oldum derim.

Neden İşteBugibi

in Emrullah Kandemir by

Bazen sorular gelir (genelde sosyal medya üzerinden), neden blog? neden İsteBugibi?, neden bir soru konuda yazılar? Vs. diye.

Neden blog? Kısmıyla ilgili daha öncede yazmıştım, hem bir paylaşma aracı –ki buna başladıktan sonra özellikle Linkedin üzerinden birkaç kişiye yardımcı olabilme şansım oldu ki benim için çok değerli, hem de bir tür disiplin (önüne yapacak iş koymayınca oyun ya da filmlerde çok çabuk kaybolabilen birisiyim (asosyal değilim bu arada) ama öte yandan sanırım bir miktar da zaman fobim var, yani kaybolduktan sonra üzülüyorum da:)

Neden iştebugibi? Dersek, geçerli ve kullanışlı olan bilginin sürekli değişebilir olduğunu bana hatırlatan bir şey olmasını istediğim için sanırım. Yani her an “iştebugibi” diyeceğimiz yeni birşeyler öğrenebiliriz değil mi:)

Neden bir sürü konuda? (Çok mu ukalayım?) Aslında bir sürü konuda olduğunu düşünmüyorum (öyle olsa bile), bunun yerine bir sürü farklı konunun hızlı bir şekilde iç içe geçtiği zamanlarda yaşadığımızı düşünüyorum. Marksist jargondan apartarak söylersek temel çelişkinin (şirketlerle toplumun geri kalanı arasında) sosyal olan tarafından belirlendiği zamanlar. Mesela alın size şimdinin bir numaralı çelişkisi; Trumpvari (ya da Erdoğanvari ama bu ikisiyle sınırlı değil tabi, popülist politikalar şu sıralar çok yaygın ve milliyetçi kaptan besleniyorlar) içimize mi kapanalım yoksa tüm dünyayı hızla birbirine yaklaştıran küreselleşmeyi sosyal-kültürel anlamda beslemeye devam mı edelim? (Mevzuya böyle bakınca buda bir çeşit torba yasa gibi, hemen her konuyu bunun içinde değerlendirmek mümkün hale gelebiliyor, yani benim iddiam odur ki, aslında bir sürü konuda falan yazmıyorum, farklı konuları birbirleriyle, günlük pratikleriyle ve geleceğe dönük etkileriyle anlamaya çalışıyorum.)

Bir de tırnakiçinde var şimdi yeni. Farklı görünen (öyle de olan) disiplinler nasıl hızla aynı konu etrafında öbekleniyorsa, fikirler de birbirlerinden aynı hızla etkileniyor. Tırnakiçinde, benim görüp okuduğum ve bir kenarda saklamak istediklerim, (eskiden makale olarak kesip dosyalardım, şimdi dosyalamayı tag’lar yapıyor.) İlgisini çeken olursa bir tıkla gidip kaynağından okur (belki kaynağın sürekli okuru da olur.)

Bu arada bir açıklama; tırnakiçinde yapılan alıntılar da yazının tamamı hiç olmaz, ya konuya dikkat çekiyorsa başlık ve altında linkli kaynak olur ya da başlık yetersiz gelmişse kısa bir alıntı ve altında linkli kaynak olur. İlgisini çeken kaynağa gidip okumak zorunda yani, (yazının tamamını copy paste yapıp altta da kaynak belirtmeyi etik bulmuyorum.) Bugüne kadar birçok site, bu şekilde yaptığım paylaşımları twitter ya da başka sosyal medya hesaplarım üzerinden beğendi, sadece bir tanesi istemedi, ben de kaldırdım (o siteyi halen takip ediyorum ve çok da beğeniyorum.)

Gene de yazmış olayım; eğer birisi kendisine ait bir yazıdan bir alıntıyı yapmam da hoşlanmazsa, söylemesi yeter. Bana ait yazılardan birisini alıntılamak ya da tamamını alıp kullanmak isteyene olursa, benim için hiç sorun yok.

Serenity! İnsanın bitmeyen faşizm merakı!

in Emrullah Kandemir by

2005 yapımı bir bilim kurgu filmi Serenity. Gelecekte bir zamanda dünyaya fazla gelen insanlar uzaya açılıp başka gezegenleri kolonileştirmişler. (Kim bilir belki de bizim zamanımızda Hawking’in yaptığı öneriyi dinleyip uzaya açılan ve gezegenleri kolonileştiren insanlardır bunlar.)

Her neyse! Teknoloji gani gani ama insan doğası teknolojiyle aynı hızda gelişmemiş belli ki. Gezegenler birliğini yöneten bir ittifak var ve bu ittifak bir nokta da “mükemmel iyi dünyayı” yaratmaya kalkışmış. Tabi mükemmel iyi dünyanın koşulu da “mükemmel ve iyi insanlar” oluyor.

Sonuç hezimet, (hiç değişmemesine rağmen hep unutulan kural; doğayla oyun olmaz!)

Film aksiyon ve ironik ama konuya rağmen eğlenceli bir seyirlik. Altında koca bir mesajla:

“İdeolojiler! İnsanları rahat bırakın!”

Film hakkında biraz daha bilgi almak isterseniz şuraya bakabilirsiniz >>>>>>>>>

Ak Parti Seçmeninin “Kazanıyoruz” Duygusu

in Emrullah Kandemir by

Ak Parti’ye ve Erdoğan’a muhalif olanların, yayınlanan onca yazı ve makalelere ve günlük konuşmalara yansıyan ortak duygusu, “ülkede bu kadar olumsuz ve (doğrudan iktidar kaynaklı uygulamalara atıfla) “insanı insanlığından utandıracak” gelişme varken, muhafazakâr seçmenin nasıl oluyor da hala Erdoğan’ı (ve Ak Parti’yi) desteklemeye devam ettiğini” soruyor.

Elbette bunda, toplumu ayıran bölünmüşlüklerle beslenen milliyetçi, biat kültürlü yapının etkisi oldukça belirleyici. Ama bence daha temel de, Cumhuriyetin kuruluş sacayaklarının baştan merkez dışı kıldığı kitlelerin (Kürtler, Aleviler, Muhafazakârlar), psikolojisi halen baskın olmaya devam ediyor ve bu paragrafın ilk cümlesindeki “bölünmüşlük”le beslenme hali de bu psikolojik zemine oturuyor.[i] Bu ikisinin güncel hayatta halen devam ediyor olmasının, Ak Parti seçmeninde yarattığı duygu hali ise herhalde “kazanmaya devam ediyoruz” ile “kaybedersek kazandıklarımızı da kaybederiz” arasında bir yerlerde dolaşıyor olsa gerek.

Dün türbanı “siyasal simge” diye reddedenlerin bugün geldiği nokta, “AVM’lerde mescit olur mu!” diyenlerin bugün geldiği nokta (kabullenme hali), iktidarın yakın ilgisi ve kollamasıyla da olsa kamusal hayatın hemen her alanında muhafazakâr / inançsal giyim kuşam yaşam tarzlarının boy gösteriyor olması vs. örnekler, bu örneklere karşı muhalefetin “tümden red”den “ılımlı red”de (ya da “ılımlı kabul”e) gelmesi, muhafazakâr seçmenin halen “kazanıyoruz, kazanmaya devam ediyoruz” algısını pekiştirmekte.

Ne kastettiğimi nasıl anlatırım diye düşünürken aklıma tarihteki bir başka “kaos dönemi (ya da geçiş dönemi)” anısı geldi. Devrim zamanları Rusya’sının Bolşevik Parti lideri Lenin, polisçe arandığı bir dönemde bir süre parti üyesi bir işçinin evinde saklanır. Bir yandan da dışarıda yığınsal grevler yaşanmaktadır. Bir akşam yemeğe oturduklarında ev sahibi işçi eline aldığı ekmeğe bakarak şöyle der, “bak artık ekmeği daha beyaz yapmaya başladılar, çünkü savaşmaya başladık ve bizden korkuyorlar, bu sayede artık beyaz ekmek yiyebiliyoruz.”

Bu yalın ifade, (kendi ifadeleriyle) o güne dek ekmeğin bırakın rengini, yokluğunun bile farkına varmamış, üzerine düşünmemiş Lenin için, devrimle günlük hayatın içiçe geçtiği örneklerden biridir ve sonrasında yazı ve konuşmalarında da bu ilişki üzerine sık sık söz söyleyecektir.[ii]

[i] Bunun daha ne kadar süreceği konusunda çeşitli tahminler yapılabilir. Genel tarihin özellikle son yüz yıllık ve iki dünya savaşı görmüş kısmı, serbest piyasa ülkelerinde gelişen ekonomiyle birlikte serpilen ve genişleyen orta sınıfın, bu bölünmüşlük psikolojisindeki sert ve çatışmacı unsurları törpülediğini ortaya koyuyor. Ama öte yandan yapılmış ve kolaylıkla ulaşılabilir türdeki onlarca araştırma da, birey insanın kişilik yapısının, kişinin hayatı boyunca birkaç kez ciddi dönüşüm geçirebildiğini ama bunun da gene çevre koşullarıyla sıkı sıkıya bağlı olduğunu ve koşullar bozulma yoluna giderse, değişen kişilik yapısının hızla ilk haline dönebildiğini de düşündürüyor.

[ii] Kastım, iki durumu aynı “devrimci” çizgide çakıştırmak değil elbette. Siyasal yelpazenin karşıt uçlarında olabilirler ancak. Ama siyasal kapışma halleriyle (iktidarıyla muhalefetiyle tüm siyasal unsurların tüm alanlardaki konumlanışları ve sözlü-sözsüz ne yapacaklarına ilişkin vaatleri anlamında), günlük yaşam bağlantılarına yönelik açıklayıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Bugün! Marka Yaratmak

in Emrullah Kandemir by

Marka yaratmak ya da bir markayı yükseltmek, süreklileştirmek, bugün dünden farklı anlama gelebilir. Mesela;

Bir binanız var, daha doğrusu boş bir arsayı aldınız ve üzerine bir bina yaptınız. Binanızın, “amaçlarınıza uygun olabilmesi için” öncelikli dikkat çekici olmasını istiyorsunuz. Bunun için binayı boyamanız lazım.

İletişimin hızı, etkileşimin boyutunu ve derecesini belirler. Geleneksel topluluk yapımızdan başlarsak şöyle bir özet geçebiliriz:

Osmanlı döneminde Müslüman toplumun ticaretle uğraşması hoş karşılanmazmış, ticaret genel olarak gayri Müslimlerin işi olarak görülürmüş ve gayri Müslimlerde şehrin belirli bölgelerinde toplanırmış ağırlıkla ve bu durumda doğal olarak ticari faaliyetlerde şehrin belirli bölgelerinde yürütülürmüş.

Müslüman toplumun şehirde konumlanışı ise saray ve saraya mensup önde gelenlerin etrafında olurmuş. Yani bir Osmanlı paşasının konağı ve o konağın çalışanları ile başlayıp, konağın ihtiyaçlarını görenlerle genişleyen, konağın etrafında oluşan sokaklar ve mahalleler. Etkileşim bu zincirin halkaları şeklinde devam edermiş.

Sonradan, cumhuriyet döneminde Adnan Menderes, küçük Amerika olma hayalini seslendirirken, bu geleneksel yapıyı da dâhil ederek “her mahallede bir milyoner” şeklinde tariflemiş.

Bugünkü toplum yapımızda halen bu geleneksellikten izler taşır. Ama eskisinden farklı olarak mahalleler artık sadece bu ilişkiler temelinde oluşmuyor. Araya ekonomik yoklukla ya da yeni ideallerle beslenen göçler, uzun savaş ve çatışmalardan kaynaklı ölümlerin beslediği bölünmeler, sol tandanslı düşünce ve hareketlerin getirdiği “zenginlerin aslında birer artı değer sömürücüsü oldukları” düşüncesinin yaygın etkileri vs. girdi. Şehirleşme artarken yanında bireyselleşmeyi, internetin yaygınlaşması da bireylerin sosyal ilişki ve etkileşimlerinde çarpıcı değişimleri getirdi.

Markanın var olabilmesi için temel koşul, toplum içi etkileşimlerde kendi varlığını sürdürebileceği, “kendi için olumlu olacak” bir şekilde konumlanarak o etkileşimlere dâhil olabilmesinden geçiyor.

Markanın, marka kimliğiyle kendine alan açabilmesi ve yükselebilmesi, eskiden büyük oranda ürünle bağlantılıydı ki bu bir yandan ürünün kalitesiyle olurken bir yandan da ürünün bulunabilmesiydi. Şimdi içinde bulunduğumuz zamanlardaysa ürünü, her kaliteden ve bol miktarda mevcut.

Bu yüzden bugün bir markanın var olabilmesi ve yükselebilmesi, belki de üründen de daha çok markanın misyonuyla, sosyal vaadiyle, temsil ya da idealize ettiği hayat/tarz seslendirmesiyle ve tüm bunların entelektüel çağrışımlarıyla yakından ilgili.

Şimdi, baştaki örneğe dönersek; bugün o binayı boyamak için, sadece o binanın göze hoş/dikkat çekici hale gelmesi sizi başarıya götürmeyebilir. Sadece bu yöntemle, sadece boyadığınız o tek binayı güzel görecek müşterilerden alacağınız parayla, binayı boyayacak çalışanların parasını ödeyemeyebilirsiniz.

Bugün, binanın boyanırken, çevre binaların, müşterilerin ve çalışanların binalarının da boyanmasını ve tüm boyamaların birbirleriyle bir kontrast yakalamasını da hedeflemeniz gerekiyor olabilir.

Marka Yaratmak

in Emrullah Kandemir by

Chris Grams’tan “Reklamsız Marka Yaratmak”, Kitap Kulübü‘nün Haziran kitaplarıyla geldi (benim de bu ay okuduğum 4. kitap oldu).

Henüz bitirmedim (5. bölümün sonuna kadar geldim) ama şu ana kadar en çok aklımda kalan kısmı buraya yazmadan da duramadım:

1- Bir marka yaratmak istiyorsanız marka topluluklarına ihtiyacınız var.

2- Bunun için mutlaka değerlendirmeniz gereken topluluklardan birisi, çalışanlarınız. Çalışanlarınız markayı benimserse ve hikayesinin parçası olmayı isterlerse, markanızı varetmeniz için ihtiyaç duyacağınız enerjiye çok ciddi bir katkı sağlayabilirler.

3- Eğer çalışanlarınız markayı benimsemezse, hiç şansınız yok.

4- Çalışanlarınız arasında markayı benimsemeyenler varsa, onlardan en kısa sürede kurtulun. Çünkü (yazarın ifadesiyle) “şirketin her yanında tavşan gibi çoğalacaklar” ve siz ne olduğunu bile anlamadan markanızı  yerin dibine sokacaklar. Bunun teorisi bile varmış; “Kurumsal Ahmaklar Teorisi”.

Çalışan Seçmek ya da Ekip Oluşturmak!

in Emrullah Kandemir by

Yönetici karşısında oturan adaya bakar, sesli kısa bir nefes verir; “sıraladığınız yetenek ve tecrübeleriniz etkileyici” der, “ama bugüne dek hiç kurumsal bir şirkette çalışmamışsınız, biz kurumsallaşmayı hedefleyen bir şirketiz bu yüzden kurumsal şirket tecrübesi olan adaylarla daha çok ilgiliyiz”.

Kim ne kazanır, ne kaybeder?

Küçük-orta büyüklükteki şirketler “kurumsallaşmayı” gündemlerine almış vaziyette –ki bu iyi bir şey. Ve doğal olarak gözlerini sektörlerindeki büyük-kurumsal şirketlere çeviriyorlar. Uzaktan gözlemek yetmeyeceğinden, personel alımlarında kurumsal şirketlerde çalışmış adaylara öncelik vermeyi hedefliyorlar –ki bu sayede kendi şirketlerine know how taşıyabilsinler.

Kendi sektöründe ve bölgesel olarak (lokasyon değil) etkileyici olabilecek ölçek eşiğine ulaşmış şirketler için bu stratejinin getirileri vardır ama henüz bu eşiğe yaklaşmamış şirketlerin de benzer davranış kalıpları sergilediği durumlar oluyor ki, bunun onlar için çok da faydası olamayacağını ve hatta zarar verici olabileceğini çoğu zaman sadece yaşayarak anlayabiliyorlar. Bu ise baştaki büyüme/kurumsallaşma hedefinin getirdiği motivasyonun daha şiddetli kırılmasına ve negatif algının yeniden ve baştakinden de şiddetli oluşmasına yol açabiliyor.

Neden böyle oluyor?

En başta yanlış okumadan. Sektörlerde, kurumsal şirket çalışanlarının başarılı tanınmalarının sebebi, kişinin yetenekleri kadar çalıştıkları şirketin gücünden de beslenmelerinden kaynaklanır. Örneğin kurumsal şirket satın almacısının bilgi ve yeteneği, şirketinin ihtiyacı olan malzemeleri bütçe sınırlarını aşmadan ve iyi nitelikli seçimlerle almayı başarabilmesiyle ölçülebilir ama bir başka ölçü daha vardır ki, o da şirketinin büyük ölçekli alımlar yapıyor olmasıdır. Bu satın almacı, o şirketin satın alma bütçesinin onda birinden bile daha küçük satın alma bütçesi olan bir şirket için çalışsa, ilk şirketindeki satın alma fiyatlarının yanına bile yaklaşamayacaktır. (Kişisel ilişkileriyle belki bir iki çeşit malzeme için bunu yapabilir ama bunda da süreklilik sağlaması kesin olmayacaktır.)

Ya da bir mağazalar zincirinin bölge müdürünün, küçük bir şirkete transfer olduğunu düşünün. Eski şirketinde kendisine bağlı on mağaza ve aynı şehirde 20+ mağazası var. Yakın şehirlerle bu sayı 40’ı aşıyor. Bölge müdürümüz mağazalarında her zaman uyumlu ekipler bulundurmayı becerebilmesiyle tanınıyor, bu sayede satış işini bir takım oyununa çevirebiliyor ve mağazalarında her zaman ortalamanın üstünde cirolar yakalayabiliyor. Ama sayfayı çevirdiğimizde gördüğümüz şey, bunu yaparken kullandığı en etkili yöntemlerden birisinin rotasyon olduğu. Bir mağazada ki ekip içerisinde görece “uyum sorunu” yaşayan personeli, daha iyi uyum sağlayabileceği bir lokasyondaki başka bir mağazaya kaydırıyor. Ürün rotasyonlarını da lokasyonların tüketim alışkanlıklarını hesaba katarak yaptığı için cirolarını her daim yüksek tutabiliyor.

Bölge müdürümüz hiç şüphesiz işinde oldukça başarılı birisi ve şöhretini hak ediyor. Ama aynı başarıyı yeni transfer olduğu küçük şirkette göstermesi oldukça zor olacak çünkü alışkın olduğu, bilgi ve tecrübesini bir maestro edasıyla kullanabileceği benzer bir orkestra burada yok, yeni şirketinin aynı şehirde sadece üç mağazası var.

Büyük/kurumsal şirketlerle, henüz bölgesel bazda kritik ölçek eşiğine varamamış küçük şirketlerin bu ve buna benzer yapısal farkları ve bu yapısal farkların beraberinde gelen çalışma koşulları farkları vardır. Bu farkları doğru tahlil etmek ve çalışacak kişileri seçerken de buna uygun seçimler yapmak, küçük olmanın avantajlarını ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir.

Kurumsal şirketlerde çalışanlar –ister karar verici ister icracı/uygulayıcı- olsunlar genellikle tek iş odaklıdırlar. Buna karşın küçük şirket çalışanlarının, kendi tanımları içindeki işin süreç olarak en azından bir öncesi ve bir sonrasını da takip etmekte oldukları bir vakıa. Bunun en kolay tespiti yazışmalara bakmakla olabilir. Şöyle bir örnek düşünün; bir büyük/kurumsal firma ve onun tedarikçisi konumundaki küçük bir şirket. İşin gerektirdiği yazışmalar e-posta yoluyla yapılıyor. Bakınca kurumsal firmadan yedi ayrı kişi (uzun uzun da titrleri var) çeşitli konularda yazmış, küçük şirkette ise muhatap bir ya da iki kişi. Yani küçük şirket çalışanlarının ilgilenecekleri alan hem sayı hem de kapsayıcılık anlamında çok daha fazla ve geniştir.

Bu ve bunun gibi bolca neden yüzünden, küçük şirketlerin çalışan seçiminde öncelikli kriterleri “kurumsal şirkette çalışmış olma” olamaz! Elbette dikkatli serpiştirmek kaydıyla bu bir nebzeye kadar olabilir ve bir miktar know how da iyidir. Ama esas olarak küçük şirketler, kendi yapısallıklarına uygun seçimler yaparlarsa bu daha iyidir. (Bunun diğer alternatifi, kendi çalışanını kendin yetiştirdir).

Peki, cv’lerde “kurumsal şirket referansı”na öncelikli bakmayalım da neye bakalım?

Benim önerim, STK ve sosyal hareket geçmişlerine bakın. Bu bir çevre hareketi olabilir, bir sosyal yardım hareketi olabilir (büyük ve kurumsal siyasal partilerin yan hizmeti gibi çalışanlar hariç), eğitim hareketi olabilir, hatta (düşünceleri çok da zıttınıza gelmiyorsa) küçük siyasal hareketler olabilir.

Bu tarz hareketlerde bütçe kısıtlı olduğundan bir kişi birden fazla işle gönüllü uğraşır. Buda uğraşan kişinin, uğraştığı işin tüm süreçlerini gözlemesini ve ihtiyaç olduğunda fiilen çabalamasını gerektirir ki, kişi açısından muazzam bir tecrübe ve işe geniş anlamda odaklanma becerisi kazandırır. Bu tarz beceriyi tecrübe etmiş çalışan adayları, küçük şirketlerde kurumsal geçmişi olan adaylara göre çok daha faal olabilirler.

Bu seçimler bilinçli yapılır ve hakettiği konumda algısal düzeyde iyi tanımlanır ve tanınırsa, küçük şirket o bölgesel ölçek eşitliği noktasına varmasına ciddi yardımları olabilecek sağlam bir müttefik (evet, kelimeyi özellikle seçtim) de kazanmış olur. Ama bunun için, küçük şirket yönetiminin öncelikle kendi gerçekliğini doğru algılaması, kendisinin de kurumsal şirket çalışanlarının uzun titrlerinin etkisi altında olmadığından emin olması gerekiyor –ki belki de en zor olanı da bu.

Daha az değerli değilsiniz. Sadece, koşullarınız gereği, farklısınız!

ERP Ne Zaman Kurulmalı?

in Emrullah Kandemir by

Kavram olarak “kurumsallaşma” şirketler dünyasında son on yılın popüler kavramı. Bunda şirket sahiplerinin değişen algılarının rolü büyük. Basitçe, şirketler önceden geliştirmek, büyütmek ve sahiplerine bolca para ve sosyal statü sağlamak için kurulurdu, çocuklarına miras bırakabilecekleri bir şeydi. Şimdiyse çağın hızına ayak uydurabilen yapılar olarak kurulmaları, geliştirilmeleri ve sonra da satılmaları öncelikli amaç. (Böylece sahiplerine “fikrin bulucusu”, “fikrin geliştiricisi” ve “kurucu” sıfatlarını sağlayabiliyor. Tabi kurumsallaşma, sadece işbölümünden ya da karar alanlarını delege etmekten ibaret değil. Bunu yapabilmeyi sağlayacak yani şirketin iş süreçlerinde elde edilen bilgilerin hızla değerlendirilmelerini sağlayacak işlemsel altyapılarında kurulması gerekiyor. Burada da devreye yazılım sistemleri ve son yıllarda artan bir hızla ERP giriyor.

Kurumsal kaynak planlaması ya da çok bilinen kısaltmasıyla ERP[i]. Son yıllarda popülaritesi artan bir ivme gösteriyor. Bunda sanal kanalların artan etkisi var, yukarda söylediğim şirket sahiplerinin değişen algısının etkisi var (iyi fiyatlı hisse satışları ya da iyi tutarda fon girişleri…), bunlara karşı şerbetli patronlar için de devletin “e” süreçlerinin getirdiği “motivasyon” ve bu süreçleri fırsata çevirmekte kararlı yazılım şirketlerinin yönlendirmelerinin etkisi var.

ERP son tahlilde iyidir. Hedefleri olan şirketlere, yol haritalarında gerçekte nerede olduklarını ve içinde bulundukları koşulları, önlerindeki tepeleri ya da bataklıkları göstermekte fayda sağlar. Ama ERP kurulumu, şirketler için zorlu bir süreçtir. Hem yöneticileri hem de beyaz yakalıları alışkanlıklarını terk etmeye, konfor alanlarından çıkmaya zorlar. Yapılagelen işlerin ve iş süreçlerinin yeniden dizaynını dayatabilir. Bu yüzden de ciddi gerilimlere, çatışmalara, moral-motivasyon düşüklüklerine ve hatta çalışanların istifasına “neden” olabilir. Çünkü ERP’ler, sadece kullanımı öğrenilecek basit paket programlar değillerdir, bir anlamda tüm iş süreçlerinin veri girme, veri alma ve veri analizi merkezli yeniden tayinidir.

Bu yüzden ERP veya türevi MRP tarzı programlara geçmek isteyen şirket yönetimleri, öncelikle tam olarak ne hedeflediklerini ortaya koymalı ve bunu da tüm kadrolarına açıklamalıdırlar. Çünkü bazen, şirket yöneticisinin beklentisi oldukça düşük ve bir ERP macerasına girmeye gerek olmayacak kadar basit yöntemlerle giderilebilir olabiliyor (ki maalesef bu az değil). Yani en baştan bir maliyet hesabı yapmak gerekiyor.

ERP sadece parasal karşılık olarak değil, her anlamda ciddi maliyetler çıkarabilir. Sistemi içselleştiremeyen üretim müdürünüzün istifa ettiğini düşünün ya da sipariş girişlerini artık önceden yapmak zorunda olan satın almacılarınızın, (bunun için tüm bilgileri ve onayları önceden temin etmek zorundalar). Ya da günlük raporları haftalık okumaya ve sunmaya alışkın üst yöneticinizin (bu açığı bugüne kadar patronla ayaküstü sohbetlerle ve sözlü sunumlarla kapatırlar genelde), alışkanlığını değiştiremeyince acısını kendisine bağlı personelden çıkarmaya başladığını hayal edin, (çalışanlarını ve iş süreçlerini yeniden konumlandırmayı becerememiştir çünkü.)

Bu yüzden:

  • Öncelikli olarak ne istediğinizi, ne beklediğinizi mümkün olduğunca netleştirin.
  • Beklentinizi net olarak ifade edebilir hale geldiğinizde, beklemeden yöneticilerinize ve kilit personelinize edin. İsteklerinizi sıralayın, bunu yaparken şimdiki süreçte eksik ya da yetersiz kalan kısımlarını da açıklayın ve en önemlisi bunları neden istediğinizi kararlı (ama aşırı otoriterlik yüklü patron edasıyla değil) bir şekilde belirtin.
  • Ve onları çözüm bulmak için çalışmaya davet edin. Çözümü ima edebilir ya da kendi fikriniz olarak söyleyebilirsiniz ama bir karar şeklinde bildirmeyin. Yönlendirin ama karar ortak olsun.
  • ERP’ye karar verdiniz. Şimdi planlama zamanı. Öncelikle tüm iş sürecinizi yeni baştan resimleyin (nasılsa biliyoruz demeyin, sonra çok pişman olabilirsiniz. Ve bunun kesinlikle üst yöneticilerin nezaretinde ve koordineli bir şekilde yapıldığından emin olun). En baştan en sona kadar tüm iş süreçlerinizi, çalışanlar ve yaptıkları işlerle beraber masaya yatırın, (bunu yaparken raporlama kısmını atlamayın –en sık yapılan hatadır. İhtiyacınız olan raporlara kaynak teşkil eden verileri girecek olan kısımları ve oralardaki çalışanlarınızı özellikle detaylı inceleyin).
  • Planlamanın ikinci kısmı size uygun yazılımı belirlemeniz. İyi bir para yatıracaksınız ve zorlu bir yıl yaşayacaksınız. O halde bunun için birkaç ay boyunca yoğun çalışabilir ve yazılım şirketlerinden detaylı sunumlar alabilirsiniz. 4. Maddedeki çalışmayı yaptıysanız yazılımları incelerken oldukça rahat edeceksiniz. Burada dikkat edeceğiniz konu, sizin fiili iş süreçlerinizle yazılımın iş süreçlerinin örtüşme düzeyi. Yüzde 99 aynıdır ama yüzde 1’ide eşleştireceğinize ikna olun.
  • Bir yazılım firmasıyla el sıkıştınız. Firma size bir ekip tahsis edecek ve birkaç ay boyunca bu ekip, sizin ekibinizle birlikte yoğun bir çalışmaya girecek. 5. Maddedeki program ve süreç eşleşmesi bu kez önce masada sonra sahada detaylanacak. Tüm çalışanlarınız hem sürece ilişkin genel ve kendi işlerine ilişkin de özel yoğunlaştırılmış eğitimlere tabi tutulacaklar. Belki yer değiştirmeler ya da daha çokçası kimi iş ve işlemlerin bir çalışandan diğerine kaydırılması söz konusu olabilecek. (Yöneticiler ve patron da es geçilmeyecek. Yöneticiler sistemi tanıma ve süreci sistem üzerinden kontrol, hem yöneticiler hem de patron ayrıca raporlar üzerine çalışacaklar).

Tüm bunların sonunda şirketinizdeki her süreç ve her bilgi bir tık uzağınızda olacak sadece. Bu sayede kaynak israfını önleme, ayrı parti işlerinizin hangi aşamalarda olduğunu görme ve eskisinden çok daha hızlı karar verme şansına sahip olacaksınız. Ama gene de bu uzun ve zorlu bir süreç. Orta büyüklükte bir şirket için böylesi bir geçişin tamamlanması 8-9 ayı hatta 1 yılı bulabilir ve bu gayet normaldir. Bu sürenin bir kısmı boyunca işleri belki hem eski yöntemle hem de yeni yöntemle yapmanız gerekecek –ki sistemin düzgün çalıştığından emin olana kadar bu önerilir de. Dolayısıyla başta iş fiilen artacak, boş zamanlar azalacak, insanlar yorulacak, birisi girişi aksattığında bir sonrakinin de işi aksayacak, sinirler gerilecek!…

O yüzden… Kararı baştan iyi düşünerek vermeli ve iyi planlamalı.

[i]ERP, Kurumsal Kaynak Planlaması (Orjinal adıyla Enterprise Resource Planning) işletmelerde mal ve hizmet üretimi için gereken işgücü, Makine, malzeme gibi kaynakların verimli bir şekilde kullanılmasını sağlayan bütünleşik yönetim sistemlerine verilen genel addır.

Bilmediğiniz bir süper kahraman hikâyesi; lo chiamavano jeeg robot

in Emrullah Kandemir by

Enzo, yalnız yaşayan, hiç dostu olmayan, küçük hırsızlıklarla geçinen, evde sürekli porno izleyen bir adam. Polisten kaçarken maliyetten kurtulmak için gizlice nehre atılmış varillerden sızan radyasyona maruz kalınca süper güçleri olur ama onun derdi kahramanlık yapmak değildir, gider bir banka ATM’sini yerinden söker, bir başka gün para nakil aracını soyar falan. Hırsızlık ganimetlerini sattığı adam öldürülünce onun ruhsal sorunları olan, gerçeklikten kopuk kendi hayal dünyasında yaşayan kızını korumaya niyetlenir ama aynı kıza tecavüz edecek kadar da dejeneredir.

Tabi mesele bu kadar basit değil, sokaklarına mafyanın hâkim olduğu İtalyan kentlerinden birinde, yoksul bir ailenin çocuğu ve en yakın arkadaşlarının öldürülmelerine şahit olarak büyümüş Enzo. O yüzden de tek ve öncelikli gayesi, hayatta kalmak olmuş.

Marvel ya da DC etiketli Amerikan süper kahraman filmleri, yediden yetmişe herkes izlesin diye bol efektli, fantastik dozu yüksek, komediyle harmanlanmış yapımlarla gişelerin tozunu atarken, 2015 yılı İtalyan yapımı Robot Jeeg’in aynı başarıyı göstermemesi garip değil.

Gerçi Enzo sonunda bir kahramana dönüşüyor ama izlemek isterseniz aklınızda bulunsun gene de, bol gişeli süper kahraman filmlerinin o dışa dönük, kahramanı ilahlaştıran efektlerinden ne kadar uzaksa, sıradan, korkan ve suçlu bir adamın içine o kadar yakın bir dram Robot Jeeg.

Bayıldığım girişim: Kitap Kulübü

in Emrullah Kandemir by

Zamanın hızı değişimle orantılıysa (ki algıda öyledir), içinde bulunduğumuz zaman sprinti maratona çevirmiş durumda. Öyle olunca ya sürekli ilerlemek ya da durup düşmek dışında seçeneğiniz olmuyor. İlerlemenin temelinde ise okumak var. Okumadan bırakın değişimi takip edebilmeyi, içinde olmayı, anlamak bile pek mümkün değil.

Kitap okumayı içselleştirmemiş bir toplumda yaşıyoruz, bu yüzden kitap okumak, bizim için kazanılması gereken bir alışkanlık. Bu birinci bariyerimiz.

İkincisi, zaten zamanı yoğun yaşarken bilinçli bir okuma sırası oluşturmak da ayrı bir çaba ki çoğumuz bunu yapamayız.

İşte kitapkulübü.com.tr tam böyle bir zamanda karşıma çıktı. Sosyalmedya.co’nun da kurucusu olan girişimci Fatih Güner’in kurduğu site, şimdilik “iş” ve “edebiyat” alanlarında aylık 49.99 TL’lik abonelik bedeli karşılığı her ay seçtiği 4 kitabı gönderiyor.

İş kitaplarının küratörlüğünü Fatih Güner kendisi yapıyor. Öyle olunca seçtiği kitapların ağırlığının yeni ekonomik kavramlar ve türler üzerine olduğunu düşünebiliriz ki bu bence iyi bir şey.

Girişimin motivasyon yanı benim için oldukça yüksek, sonuçta kargodan yeni kitaplar geldiğinde nasılsa içimde bir şey “bir an önce oku” diye dürtecek, biliyorum. Ekonomik açıdan da oldukça avantajlı, ilk gelen kitaplara (Haziran) baktım, 2016-17 yayınları, birinci basımlar ve gidip de kitapçıdan alırsanız fatura 100 TL, yani ilk ay için cebimde kalan para yarı yarıya.

Kitap Kulübü, kesinlikle iyi bir fikir ve doğru zamanlı bir girişim.

Yeni trend vekalet savaşları mı?

in Emrullah Kandemir by

“Kavramın kökenine inildiğinde İngilizce’de “Proxy war” için “Bir güçlü devletin daha zayıf bir devlete karşı kendi çıkarı uğruna saldırı düzenlemek isteyip de bunu kendi yapmaktansa ve askerini tehlikeye sokmaktansa kendisine bağlı bir başka devletin askerini oraya sürmesi “tanımı yapılıyor. Bu terim ilk kez Dr. Pat Walsh’ın İngiltere’nin yayılmacı siyasetini anlatan ve I. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin Türkiye üzerindeki emellerini, Yunan saldırısını ve yenilgisini ele aldığı kitapta kullanılmış.”[1]

Kavramı güncelleştirense ABD ve koalisyon destekli güçlerle Rusya ve İran destekli Suriye rejim güçlerinin savaşı oldu.

Üzerinde düşündüren ise ABD Başkanı Trump’ın, daha yeni Suudi Arabistan’a yaptığı ziyaret. Suud Kralıyla imzaladığı çoğu askeri 350 milyar dolarlık anlaşmayı, ülkenin geleneksel kılıç dansıyla kutlayan Trump’ın ziyaretinden kısa süre önce, Suudi Arabistan’la İran arasında yaşanan ağız dalaşı hatırlarda. The Independent’in Ortadoğu muhabiri Robert Fisk’e göre bu anlaşmanın gideceği yer, Ortadoğu’da bir Sunni (Suudi Arabistan) ve Şii (İran) savaşı.[2]

Umalım da öyle olmasın ama görünen o ki, Avrupa’da aşırı sağın tohumunu attığı ve merkez sağ partilerin de oy kaygısıyla suladığı siyaset tarlasının ilk hasatlar sonrası ortaya çıkan ürünü olan ve Trump’la da zirve yapan popülist siyaset anlayışı, bu yolu denemeye meyilli. Şimdi Suriye, yarın belki Kuzey Kore’yle Asya ya da Filipinler’le Çin, belki de gene Ortadoğu.

[1] Hüseyin Korkmaz, Vekalet Savaşları (Proxy Wars) https://www.academia.edu/25079882/Vekalet_Sava%C5%9Flar%C4%B1_Proxy_Wars_

 

[2] http://t24.com.tr/haber/robert-fisk-kurtler-bir-kez-daha-ihanete-ugrayacak,405354

Kaliteli zamanın kalitesini siz belirlersiniz!

in Emrullah Kandemir by

Hafta sonu sabahı erkenden uyanıyorsunuz, tam da istediğiniz gibi. Kendinize bir kahve yapıp vücudunuzun ve zihninizin uyanışını keyifle hissediyorsunuz. Ardından gününüzün ilk programı ve her sabahın rutini, okuma zamanınız geliyor. Kitabınızı ya da derginizi alıp kahvenizi yudumlarken kendinizi sayfalara bırakıyorsunuz. Günün en verimli saatlerine girerken, neredeyse her sayfada aklınız yeni bir şeyi fark ediyor, bir yandan okurken bir yandan da kafanızda sürekli bir şeyleri evirip çeviriyor, analiz ediyorsunuz.

Sonrasında bir ara veriyorsunuz, kahvenizi yeniliyorsunuz ve aradan istifade edebileceğinizi düşünüp internetten takip ettiğiniz bir dizinin kaldığınız bölümünü açıyorsunuz. Bölüm bitince bir bölüm daha, sonra bir bölüm daha…

Sonra bir yerde dizi izlemekten “yoruluyorsunuz”, arada bir yerde kahvaltınızı da yapmış oluyorsunuz ve onun da tüm ağırlığı üzerinize çöküyor. Sizde bu sefer bilgisayarda sevdiğiniz bir oyuna girişiyorsunuz.

Sonra yeniden diziler, yeniden oyun, arada haberlere bakıyorsunuz ama bu çok yorucu olmaya başlıyor, dönüp yeniden dizilerle oyunlarla devam ediyorsunuz… Sonra gün akşama dönüyor… Gün boyu hareketsiz kalmanın sonucu yedikleriniz ve içtikleriniz vücudunuzu iyice ağırlaştırmış, hiçbirşey düşünmeden sadece baktığınız o diziler ve refleks oyunlardan başınız ağrımış bir şekilde yatağa gidip uyuyorsunuz.

Koca bir günü böyle yaşadıysanız büyük hata yaptınız, aslında bir günü çok da ucuza harcadınız demektir. Çünkü günün sonunda kendinize kattığınız, çok az. Ama bugünlerde hayat çok hızlı, değişim artık baş döndürücü. (Bunu bilirken böyle bir gün geçirmek de, kim bilir, belki değişimin yarattığı baş dönmesinden kaçmak içindir).

Hayatınızda kendi rutininizi yakaladığınızı ve sonuna kadar bununla yaşayabileceğinizi düşünüyor olabilirsiniz ama yanılıyorsunuz. Koşmazsanız, hiç şansınız yok, geride kalacaksınız ve rutininiz kısa zamanda artık size yetmemeye başlayacak.

Kaliteli zaman mı dediniz. O zaman kendi programlarınızı yapın ve ona uyun. İyi başladığınız günü berbat etmeyin. Nefeslenin ama bu yeniden koşmaya başlamanız için gereken gücü ve zindeliği toplamak için olsun.

Ve seçici olun, bunu derken kalıplardan bahsetmiyorum. Ne istiyorsanız onu yapın, hangi diziyi seviyorsanız onu izleyin, oyun seviyorsanız oynayın, ailenizle zaman geçirin, gezmek istiyorsanız çıkın dolaşın hatta vaktiniz ve imkânınız varsa seyahatler yapın.

Ama aklınızın, sorgulamayı ve analiz etmeyi bırakmasına izin vermeyin. Bunu hissettiğiniz anda, o an her ne yapıyorsanız, bırakın.

Korsanlar bildiğimiz gibi değilse…

in Emrullah Kandemir by

    “İstenmeyenlerle ne yapılmalı? Medeniyetin, “uyum sağlamayanları”, kendini koruyabilmek için asmalarından budaması gerekir. Her kültür, antik çağdan beri bu şekilde hayatta kalmıştır… Dışladığı şeylerle kendisini tanımlayarak.”[1]

 

Tarihi egemenler yazarlar ve egemenliklerini pekiştirmek için yazarlar! Olayların ve kişilerin bir kısmını “kurucu geçmişleri ”ne katarken, bir kısmının da kuruluşa karşı çıkan ya da ihanet edenler olduğunu iddia ederler. Zaman değişip de, geçmişin “hainleri” egemen olduğunda ise bu kez taraflar yer değiştirir ama genel kurgu aynı kalır.

Kölelik ve klasik emperyalizm dönemi. İkisi birlikte varoldular. Bugün ikisini de hürmetle anan yok. Ama aynı dönemin bir başka sonucu, korsanlar için tarihteki yerleri hala değişmedi. Hala “kötüler” sayfasında anılmaya devam ediyorlar.

Klasik emperyalizmin işleyişi, basitçe zamanın büyük devletlerinin Amerika, Afrika ve Asya’daki geniş toprakları işgal edip kaynakları kendilerine aktarmaları olarak anlatılır. Bu genel olarak doğrudur da ama pratik bundan biraz daha karışık.

Zamanın zengin aileleri eğer dünyanın herhangi bir yerinde olan ve zamanın büyük devletlerinden biri (yani İngiltere, İspanya, Hollanda, Fransa, Belçika, Portekiz tarafından) ele geçirilmemiş bir toprağın, şeker kamışı, pamuk ya da pazarda satılabilecek herhangi bir ürün için bereketli ve üretim ve nakliye masraflarını karşılayıp iyi de bir kâr bırakacağına ikna olurlarsa, bir araya gelip şirketleşir ve şirket hisselerinden pay alırlardı.[2] Şirketin iş süreci ise paralı askerlerle toprağı ele geçirmek, elde tutmak ve üretim yapıp satmaktı. İş gücü sorunu çoğu zaman kölelerle aşılırdı.

Rekabet, pazardaydı ve fiyatlarla somutlaşırdı. En büyük masraf kalemleri paralı askerlerin maaşları ve donanımlarıyla, kölelerin beslenmesiydi. Karlılığı korumak için uyguladıkları strateji ise duruma göre ya kendileri için pazar fiyatını yükseltmek ya da rakiplerinin maliyetlerini artırmak suretiyle pazarda zorlanmalarını sağlamak şeklindeydi. Burada devreye giren faktörlerden biride, korsanlardı. (DTÖ’nün olmadığı zamanlardan bahsediyoruz.) Bu yüzden ya kimi korsanlar kimi devletlerde açık ya da örtülü şekilde korunurlardı ya da seçilmiş donanma subayları görevli olarak korsanlık yapardı.

Starz yapımı ve birkaç ay önce 4. Sezonunu tamamlayıp final yapmış Black Sails (Kara Yelkenler), sıradan bir korsan aksiyon filmi olmanın ötesine geçip, adeta bir belgesel aksiyona dönüşmüş durumda. IMDB puanı 7,9 olan, çekimleriyle göz dolduran ve  Toby Stephens, Luke Arnold, Clara Paget, Dylan Skews, Hakeem Kae-Kazim, Hannah New, Jessica Parker Kenne’nin rol aldığı dizi, çocukluğumuzdan bildiğimiz Robert Louis Stevenson’un ünlü Define Adası kitabında anlatılan maceranın öncesini konu almış. Yani Kaptan Flint’in İspanyol hazinesini yağmalayıp bilinmeyen bir adaya gömdüğü ana kadar ki, bugünkü Meksika körfezi açıklarında bulunan Nassau adasını üsleri haline getirmelerinden[3], kölelerle ittifak yapıp birlikte İngiltere’nin Yeni Dünya kolonilerini özgür kılmak için bir savaşa girişmeye niyetlendikleri dönemi.

[1] Black Sails; 4. Sezon, final bölümünden…

[2] Bu şirketlerin bazıları olağanüstü büyüktü. Örneğin Doğu Hint Kumpanyası Hindistan’ın büyük kısmına ve aynı zamanda Afrika’da büyük topraklara egemendi ve ordusu Britanya Krallık ordusundan daha büyüktü. Dönemin sömürge valileri de şeklen imparatorluk yönetimleri tarafından atanmış olsa da, çoğu durumda bunlar ya şirketlerin görevlendirdiği idareciler ya da bir bölgedeki toprağı karlı bir iş merkezine dönüştürme konusunda yatırımcıları ikna edebilmiş girişimcilerdi.

[3] O dönem Osmanlı Devleti himayesinde olan korsanlarda vardı ve bunlar ele geçirdikleri yerleri Osmanlı Devleti adına yönetirlerdi. Meksika Körfezi açıklarında bulunan halen Türk Adaları olarak bilinen iki adanın da böyle bir kısa dönemleri olduğu söylenir örneğin. Sonradan İngiliz hâkimiyetine geçmişler.

Beyne duyguları dışardan yüklemek mümkün!

in Emrullah Kandemir by

İnsan beyninin duyguları bir takım kimyasallar üreterek sağladığı bir süredir biliniyor[1]. Bu alanda yapılan araştırmaların konuları arasında hangi kimyasalın hangi duyguyu tetiklediği kadar, kimyasalların sentetik üretimi ile dışarıdan verilip verilemeyeceği de var.

Paul J. Zak[2] ve ekibi de yirmi yıl boyunca “güven” duygusunu bu şekilde araştırdılar.

Zak’ın ilk çıkış noktası oksitosin adı verilen kimyasal oldu, kemirgenlerde bu kimyasalın, diğer bir hayvana yaklaşmanın güvenli olduğunu gösteren bir işaret olduğunu biliyordu. Bu durumun insanlar için de geçerli olup olmadığını araştırmaya karar verdi. On yıl sonunda durumun insanlar için de kemirgenlerden farklı olmadığını görmüştü. Üstelik oksitosin, sentetik olarak üretilip dışardan verildiğinde de işe yarıyordu.

Zak ve ekibi bunun için stratejik bir karar testi kullandı. Deneyde katılımcı, bilgisayar aracılığıyla bir yabancıya göndermek için bir miktar para seçiyordu ve bu paranın miktarının üçe katlanacağını ve alıcının bu fazla kazancı söyleyebileceği ya da söylemeyebileceğini biliyordu. Asıl çatışma şuydu ki: Alıcı ya tüm parayı elinde tutacak ya da güvenilir olacak ve göndericiye bunu söyleyecekti. Deney öncesi ve sonrası hem katılımcı hem de alıcıdan aldıkları kan örneklerini analiz ederek oksitosin seviyelerini ölçtüler ve anlamlı farklar buldular. Oksitosin seviyesi yükseldikçe, katılımcının gönderdiği para miktarı, alıcının da bunu katılımcıya söyleme olasılığı artıyordu. Katılımcılara sentetik oksitosin verdiklerinde de işe yaradığını ve katılımcının gönderdiği para miktarının iki katına kadar arttığını gözlemlediler.

Bu etkinin nelere kadir olabileceğini anlamak için yaptıkları bir dizi psikolojik testse yüreklere su serpiyor. Oksitosin, katılımcılardaki güven duygusunu yükseltiyor ama bilişsel açıdan etkilemiyor, örneğin katılımcı kumar testinde yüksek riskler almıyor, yani bir nöral hipnoz ya da dışardan yönetim söz konusu değil. Gözlenen daha çok oksitosinin bir etkiyi yarattığı şeklinde: Bir yabancıya güvenme korkusunu azaltmak.

Ekip, sonraki on yıl boyunca oksitosini yükselten ve azaltan faktörleri belirlemeye çalışmış. Vardıkları sonuçlara göre stres, ciddi bir azaltıcı. Ayrıca oksitosin seviyesi yükseldiğinde bireylerin empatileri de artıyor.

[1] Bu yazı HBR Türkiye Nisan 2017 sayısından alıntılandı. Zak makalesinde, sadece deneyin sonuçlarını anlatmıyor, aynı zamanda “güven” kavramının şirketler ve çalışanlar açısından etkilerini de inceliyor ve şirketlerin, çalışanlarının güvenlerini yükseltmek için kullanabilecekleri kontrol mekanizmasını da içeriyor.

[2] Center for Neuroeconomics Studies’in kurucu yöneticisi ve Claremont Graduate Universty’de ekonomi, psikoloji ve işletme profesörüdür. Trust Factor: The Science of Creating High-Performance Companies (Amacom, 2017) kitabının yazarıdır.

SGK Prim Ödemede “Erteleme” Sorunu!

in Emrullah Kandemir by

Ocak ayının sonunda hızlıca çıkan bir Bakanlar Kurulu kararıyla “6770 sayılı Kanunun 28. maddesi ile 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa eklenen Geçici 72. maddede yer alan prim ertelemesi kapsamına giren özel sektör işverenlerimizin, 2016/Aralık ayına ilişkin sigorta prim borçlarının anılan maddede öngörüldüğü şekilde hesaplanan miktarı, herhangi bir başvuruya gerek olmaksızın 31.10.2017 tarihine kadar” ertelendi. Aynı kapsamda 2017 Ocak ayı primi 30.11.2017’ye, Şubat primi de 31.12.2017’ye ertelendi. Bu yolla hükümet, bir çeşit faizsiz kredi kullanma imkânı sağlayarak mevcut ekonomik kriz ortamında işletmeleri finansal açıdan bir nebze daha rahatlatmayı hedefledi.

Bunun arkasından gelen soru ise şu oldu: İşletmeler Aralık ayına ait SGK primlerini, bir sonraki Ocak ayının sonuna kadar ödedikleri takdirde 2016 hesaplarında gider olarak gösterebiliyor ve vergi matrahlarından indirebiliyorlardı. Hükümet kararıyla ertelemeye gitmeleri halinde de bunu yapabilecekler miydi? O sıralarda bende dâhil pek çok kişi bu sorunun yanıtını “evet” olarak düşündü, “çünkü ilgili yasalarda, ertelenmiş tarihlerde yapılan ödemelerin “gününde ödenmiş” sayılacağı ibaresi yer almaktadır.”[1]

Ancak Mersin Vergi Dairesi Başkanlığı 11 Nisan’da yayınladığı bir özelge ile “fiilen ödenmemiş SGK primlerinin önceki yıl hesaplarında indirim konusu olamayacağını” açıkladı.[2]

Bu açıklamanın kusurlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Hükümetin Ocak sonundaki prim ödemelerini erteleme kararının nedeni, ekonomik kriz ortamında işletmelere finansal açıdan yardımcı olmaktı. Örneğin işetmenin 1.000 TL Aralık ayına ait ve Ocak sonunda ödenmesi gereken SGK primi olsun. İşletmenin bunu ödeyecek parası yok, mecburen kredi alacak. Kararda açıklanan zamana uygun bir kredi kullansa işletme o dönem, yani Ocak sonunda 1.000 TL alsa ve Ekim sonunda bankaya geri ödemeyi planlasa, bunun maliyeti aşağı yukarı (yıllık yüzde 14 gibi) 105 TL faiz gideri olacak. Hükümet, bir anlamda bu 105 TL’lik maliyeti işletmeye yansıtmamış oluyor. Ancak Mersin Vergi Dairesi Başkanlığı’nın özelgesine göre, kredi kullansa Ekim sonunda ödeyeceği 105 TL’lik faiz maliyetinden kurtulan işletme, 1.000 TL’lik SGK primini gider yazamayacağından, Nisan sonunda 200 TL fazladan vergi ödemek zorunda kalacak.

Yani erteleme kararının ekonomik kriz ortamında işletmelere finansal destek sağlama gerekçesi sıfırlanmış oluyor.

Maliye Bakanlığı’nın, yıllık beyannamenin verilmesine sayılı günler kalmışken, acilen bu konuyu görmesi gerekiyor.

[1] http://istebugibi.com/uncategorized/gunun-sekeri-sgk-priminin-odemesinde-itirazsiz-erteleme/

[2] http://www.alomaliye.com/2017/04/11/odemesi-ertelenen-sgk-primlerinin-kurum-kazanci/

Okumuyoruz (kesin bilgi)

in Emrullah Kandemir by

Yazıyla pek bir aramız olmadığını keşfettim. Tabi bunu keşfedince okumayla da pek ilgimiz olmadığını da keşfetmiş oldum. (Bu durumda yazıyla aramızın olmama sebebini de keşfetmiş olabilirim, nihayetinde okunmayacaksa neden yazılsın ki!)

Aslında bir tek ben keşfetmemiş olabilirim. Başkaları da keşfetmiş olmalı ki, istatistik hesaplamaları bile yapmışlar. Mesela “ABD’de bir kişi yılda 9 kitap okurken, İsviçreli 10, Fransız 7, Japon ise bir yılda 25 kitap okurmuş. (Abartmasalar olmazdı.)

Bizim oransa %0,01, yani 10 yılda bir kitap. (Herhalde haftalık okuma miktarımız, yazının başından başladıysak, bu cümlede filan bitmediyse de bitmek üzeredir. Kalanı da haftaya artık.)

Bu arada TÜİK istatistiklerine göre günlük okuma süremiz 1 dakikaymış. (Satılan kitap/tüm nüfus/toplam zaman). Zaten kitap okumak ihtiyaç listemizin de 235. sırasındaymış.

Dünyanın en az kitap okuyan toplumlarından biri olarak internette geçirdiğimiz zaman ise günde 3 saat. (En çok porno araması yapanlar arasında da yerimiz üst sıralarda bu arada. Yani periscope’da Brezilyalı hatun kişinin yayınında bile Türkçe yazışmalı muhabbet ortamı olabiliyorsa ya da elin Ukraynalısı sırf yayınına izleyici çekmek için Türkçe “göğüsler” yazıyorsa, bir sebebi var.)

Velhasıl okuma olmayınca yazma da olmuyor işte, (biliyorum başta da söylemiştim.)

Ciddi ciddi okuyup yazıyorsan, zaten marjinalsin. Kimseye söyleyemezsin. Yeri geldiğinde göğsünü gere gere “ben okumayı sevmiyorum” diyen tanıdıklarımızı faraza sosyal medya hesaplarımızdan silmeye filan kalksak, listemiz cücük kadar kalır. (Silmeyin tabi, bu sadece örnek.) Okuduğumuzu söylesek, bir daha bizi hayat boyu ciddiye almazlar.

Yani yazıyorsak da kendimize işte. Hiç olmazsa sabah herkes uyurken, kendi kendimizle tartışalım diye. (Biraz abartmış olabilirim.)

Hollanda Krizi ya da sütten çıkmış Ak kaşık mı?

in Emrullah Kandemir by

Yeni krizimizi önceki günden beri orasından burasından tutup anlamaya çalışıyoruz gibi bir halimiz var ülkece. Bu arada ortaya serilenler de konuşan hangi taraftansa o tarafı haklı çıkarmaya yarıyor gibi algılanıp güme gidiyor.

Birincisi, Ak Parti hükümeti zamanında yurtdışı temsilciliklerde siyasi propaganda yapmayı yasaklamış. Dönemin Başbakanı Erdoğan imzasıyla  22 Ocak 2008 tarihinde TBMM Başkanlığı’na, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’da değişiklik öngören tasarı gönderildi. Kanunlaşan değişikliğin 94. maddesinin ilgili fıkrası şöyle: ‘Yurtdışında, yurtdışı temsilciliklerde ve gümrük kapılarında her türlü propaganda yasaktır.’ Peki neden? Yasal düzenlemenin altyapısını hazırlayan ve kendisi de dönemin Yurtdışı Türkler’den de Sorumlu Başbakan Yardımcısı olan Cemil Çiçek, ‘propaganda yasağı’nın getirilişinin gerekçesini ‘Bizim 155 ülkede vatandaşımız vardı. 154 ülke bir yana Almanya bir yana. Çünkü en çok orada vatandaşımız var. Almanya, bizim vatandaşlarımızın oy kullanmalarına uzun bir süre olumlu bakmadı. Türkiye’deki siyasi tartışmaların kendi ülkelerine yansımasını istemiyorlardı. Biz de gurbetçilerimizin oy kullanmalarının önündeki engelleri kaldırma, bu işi kolaylaştırma, rahatlatma adına ‘propaganda yapılamaz’ fıkrasını ekledik’ diye açıklıyor.”[1]

Yani ortada Avrupa ülkelerinden gelen bir hassasiyet var ve hükümette o hassasiyeti dikkate almış. Peki, iki gün sonra seçime gidecek Hollanda’da iktidardaki Liberal hükümeti yıkabilecekmiş gibi görünen aşırı sağcı bir parti varken ve üstelik o partinin bu tip girişimleri “Tanrının kendisine bir lütfu” gibi göreceği de belliyken neden aynı hassasiyet gösterilmez?

Avrupa’nın bir “aşırı sağ” hastalığı olduğu biliniyor.[2] Ve bu aşırı sağında özellikle göçmenler ve İslamofobi’den beslendiği de herkesin malumu. Bu aşırı sağ partilerin iktidara geldikleri ülkelerde göçmenlere karşı kimi yaptırımlarda bulundukları ve bu yüzden o ülkelerde ki göçmenlerin büyük bir kısmının, sırf bu yüzden sol partilere oy verdikleri de bir vakıa. Yani bu işin bir bedeli olacaksa eğer, ilk ödeyecekler gene o ülkelerde yerleşmiş (ve önceki akşam Hollanda’da ki Türk Konsolosluğu önünde toplanan) TC vatandaşları olacak.

Tabi buraya kadar yazdıklarım, bu işin tek suçlusunun Ak Parti hükümeti ve Erdoğan olduğu anlamına gelmesin. Belki daha fazlası Avrupa ülkelerinin, kendi “aşırı sağ” hastalıklarıyla başetmek için en az onlar kadar hastalıklı yöntemlere bel bağlamış olmalarından kaynaklı. Bu Türkiye’yle göçmen anlaşması yaparken de böyleydi, Hollanda’nın son tavrında da böyle.

Velhasıl, gerim gerim gerilmekte olan bir dünyada yaşıyoruz ve Avrupa aşırı sağından (bir yönüyle Avrupa’nın “aşırılar” haritasına Türkiye’yi de yerleştirmek gerekiyor belki) Trump’a kadar (İngiltere’nin brexitini de not edelim), bu gerilimden beslenenler gitgide sahnede daha çok yer kaplamaya başlıyor. Cüsseleri “şimdilik” o kadar olmasa da göçmen anlaşmasında da gördük ki cürümleri daha fazla da olabiliyor. Ve bu aşırıların dünyaları, bugünün teknolojisine, internetine, küreselleşmiş ekonomisine ve gitgide küreselleşmekte olan kültürlerine bakarak “küçüldüğünü” düşündüğümüz dünyadan daha büyük olmalı, çünkü tüm dikkat ve algılarını sadece kendi ülkelerinin içine çeviriyorlar.

Bu uzun vadede hiçbirimize faydası olmayacak, aksine zararı olacak bir yönetim tarzı. Ama uluslararası hukukta, halen insan değil devlet merkezli (yani devletlerarası) olduğuna göre, sonuçları yakın/orta/uzak vadede gene hepimizin başına patlayacak bu yönetim beceriksizliklerinin hesabını sadece sandıktan sandığa sorma şansımız olacak. Orada da pek uzun soluklu düşünüp karar vermediğimiz (Avrupa ve ABD için de) ortada.

Bu kadar hızla entegre olmakta olan bir dünyaya bu kadar ayrı ayrı devlet, fazladır belki de.

 

[1] Saygı Öztürk, Sözcü Gazetesi, 13 Mart 2017 tarihli yazısı

[2] http://www.hurriyet.com.tr/avrupanin-asiri-sag-haritasi-40095380

Sosyal Medya! İnsanlar tanıdım (mı?) ya da vs. vs.

in Emrullah Kandemir by

Sosyal medya daha uzunca bir süre tartışma konuları üretmeye devam edecek.[i]  Şimdiki konumuz kişilerin sosyal medya paylaşım ya da beğenilerinin, ilişkili oldukları diğer kişileri ve ilişkilerini nasıl etkilediği.

Çok faal bir sosyal medya kullanıcısı değilim. Facebook hesabım daha çok aile ve birinci dereceden tanıdıklarımdan ibaret, Linkedin malum iş çevresi ve o kapsamda kalmasına özen gösteriyorum, Twitter’a sadece ve daha çok sosyal-politik olağanüstü gelişmeler olduğunda insanlar nasıl tepki veriyor diye bakıyorum. Ama bu kadarı bile zaman zaman “nasıl yani” dedirtebiliyor (ki çok şaşırmayan birisiyim).

Yıllardır tanıdığım, topluluk içerisinde ya da ilişkili olduğu topluluklar üzerinden siyasal-sosyal düşüncelerini bildiğimi düşündüğüm birileri kimi zaman Facebook’ta öyle şeyler beğenip paylaşıyorlar ki örneğin, gerçekten tanıyor muyum diye soruyorum kendime. (Yıllarca enternasyonel, anti faşist duruşu olduğunu düşündüğünüz birinin aniden “Suriyeliler defolsun gitsin” tarzı paylaşımına rastladığınızı düşünün). Tabi bunun çok daha “masum” örnekleri de var. Yaşamını bildiğiniz birinin sosyal medya da sanki çok başka bir hayat yaşıyormuş gibi davranması gibi.

Linkedin’den bu anlamda çok daha hoşnut olduğumu söylemeliyim. Sonuçta kapsamı belli olunca beklenti de ona göre şekilleniyor, benim için de durum farklı değil. Linkedin’i ağırlıklı olarak iş insanlarının ve beyaz yakalıların yer aldığı bir platform olarak kabul ediyorum ve paylaşımlarında buna uygun nitelikte olmasını bekliyorum. Genel olarak bu beklentimi boşa çıkarmıyor ama orada da bazen öyle paylaşımlara rasgeliyorum ve bu paylaşımları yapanların da öyle uzun titrleri oluyor ki, “nasıl!” diyorum, “nasıl, hem bu kadar titri hak edecek kadar analitik “düşünebilip te” (ama çünkü öyle olması gerekiyor) sonra nasıl bu kadar sığ (ve düzeysiz, içeriksiz) paylaşım yapabiliyor?!”

Twitter zaten sosyal medyanın sokağı gibi, selamsız sabahsız omuz atmaca, ama anlık tepkileri görmek için (genelleme tuzağına düşmeden, aman!) ideal.

Açıklanan veriler ve pek çok araştırma özellikle yeni nesillerde iletişimin yanında haber alma aracı olarak da sosyal medyanın birincil kaynaklar arasında yer aldığını söylüyor. Bunu, sosyal medyanın aynı zamanda son derece manuplatif amaçlarla kullanılmaya da müsait olduğu gerçeğiyle birlikte okuyunca, ürkütüyor. Seçimler dolayısıyla Fransa ve Almanya ile Facebook’un, sahte haberleri işaretlemeye dönük işbirliği yapacakları haberleri bir süre önce basına yansımıştı zaten, yani durum düşündüğümüzden de ciddi olabilir.

Son yapılan bir araştırmanın haberine de rastladım dün. Buna göre yeni nesil (Amerikalı gençler, araştırma Amerika’da Stanford Üniversitesi’nce yapılmış), internetten yayınlanan haberlerin sahtemi yoksa gerçek mi olduğunu yüzde 80 oranında ayırt edemiyormuş.[ii] Ama bu araştırmacıların vardığı sonuç, yoksa o gençler bunun farkında değiller, okuyorlar ve “doğru” kabul ediyorlar, hepsi bu.

Evet, not i’de söylediğimin arkasındayım, şu an yapmakta olduğumuz sosyal medya etkili tartışmalar bir süre sonra bitecek, çünkü bunlar dijital kuşağın konuları değil. Ama dijital kuşak, içine düştüğü bu “sınırsız bilgi” yığınının içinde kaliteli bilgi edinebileceği yolu nasıl bulacak, işte bu daha uzun sürecek bir tartışma konusu.

[i] Ssosyal medya etkili tartışmalar daha uzun süre devam edecek ama sonsuza kadar da değil. Aslında önce sosyal medyanın iletişimde yarattığı devrimsel etkileri tartışmaktan vazgeçeceğiz ve durumu kabulleneceğiz, sonra da sosyal medyanın kişisel ilişkilerimizde yarattığı yeni düzlemleri konuşmayı bırakacağız çünkü bu sadece bir kuşağın, internet ve sosyal medyayla erişkin ya da ileri yaşlarında tanışmış kuşağın konusu. Doğrudan bu teknolojinin varolduğu dünyaya doğmuş yeni (Y, Z ve sonrası) kuşakların böyle bir konuları yok. Onlar ilişkilerini zaten varolan tüm çoklu düzlemlerle birlikte kuruyorlar.

[ii] https://popsci.com.tr/gercek-ve-sahte-haber/

 

“Aradaki 7 Fark”ı bulmak lazım!

in Emrullah Kandemir by

Farkı, duygusal dokusu belki de. Okumaya başlayıp da üçüncü hikayeye geldiğimde “herhalde bir buzdolabı hikayesi bu” diye düşünmüştüm ama sıcacıktı. Herhalde yazarı kelimelerin metaforik güçlerine inanan biri olmalıydı.

Şimdiki gençliğin bu zamanları nasıl algıladığını merak ediyorsanız, o zaman illaki okumalısınız derim, malum halen sesi en çok duyulup sözü “en çok” olanların çoğu halen “eskiden” konuşmakta. (Biz bunu en çok Gezi olaylarında fark ettik galiba.)

Okurken fark ettiğim bir şey de şu: Öykülerin her biri, yansıtmaya giriştikleri insan halleriyle, aslında yazıldıkları birkaç sayfadan çok daha hacimli olabilecek konular. Yani zamanın daha yavaş aktığı örneğin ikiyüz yıl öncesinde, Zola hangi insan hallerine eğilmişse, Balzac, Stendhal vs. o haller burada da var. Ama zamanın hızına uymuş, hızlanmışlar.

Hep derim, bu zamanların içine doğmuş nesil an’ı olağanüstü bir hızla algılayabilme ve hem kendisini an’a, hem de an’ı kendisine uyarlayabilme yeteneğine sahip.

Okuyun, ne demek istediğimi anlarsınız.

1 2 3 5
Go to Top