Aşağıdaki metin, Göran Therborn’un “Dünya: Bir Klavuz” kitabından alınmıştır.

“1980’lerin son yıllarında kavramsal bir patlamayla küreselleşmeye ismini veren altıncı tarihsel dalga oldu (Chanda 2007: 245 vd.; Osterhammel ve Peterson 2005). Bu dönem, Sovyetler Birliği’nin çöküşü; Batı Avrupalı işçilerin, Latin Amerikalı devrimcilerin ve Afrika sosyalizminin 1970’lerin sonunda-1980’lerin başında yenilgiye uğramalarının ardından Çin’in kapitalist yola geri dönüşüyle birlikte zamanın uzamın içinde patladığı, yeni bir geleceğin genişletilmiş “küreselleşmiş” uzam haline geldiği bir devirdi.  

“Küreselleşmenin her zaman solcu distopyacı eleştirmenleri olduysa da bir dünya görüşü olarak küreselleşme, genellikle “neoliberalizm” olarak bilinen, siyaseten başını Thatcherizmin çektiği kuvvetli bir sağcı modernlik ve modernleşme kavrayışının yükselişe geçmesinin bir parçasıydı. Son moda entelektüel tartışmaların tuttuğu tuhaf yollar yüzünden, modernizmin yükselmekte olan bu yeni tezahürüne 1980’lerin ve 1990’ların postmodernistlerinden hiç saldırı gelmedi (bkz. örneğin Anderson 1998; Bauman 1992; Lyotard 1984; Rosenau 1992; Seidmann 1994).

“Uzamsallığın düzlükten, yüzeyden oluşan iki boyutlu bir karakteri vardır. Özün, derinliğin, çatışmanın ya da çelişkinin, başka bir deyişle diyalektiğin hiçbir yükünü taşımaz. Uzamsallık özsel bir içerikten yoksundur. Modernizmin herhangi bir türü için her zaman önemli olan hedef bu kez artık “ilerleme” değildir; “özgürleşme” gibi solcu projeleri de kesinlikle kapsamaz. İlerleme bir şeyin daha iyileşmesi anlamına gelir; yani özsel bir vasıf ifade eder. Küreselleşmeyse etkinin ve/veya bağlantıların genişlemesi anlamına gelir. İlerlemenin yönü ileriye doğrudur, küreselleşme ise belli bir yönü olmaksızın sadece genişlemedir. Fakat her iki kavram da bireyin eylemini aşan zorlayıcı bir güce, bireylerin karşı olmadıkları, oynadıkları akılcı bir şeye atıfta bulunur.

“Küreselleşme 1990’ların kilit sözcüğüydü; bilincinde olmaksızın, yirminci yüzyılın son yıllarına ve yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarına damgasını vuran hızlı değişim ve derin donmuşluktan oluşan tuhaf karışımı da gayet iyi yakalıyordu. Dünya hızla değişiyordu, ama yapısal ya da kültürel anlamda değil. Tam tersine 1989-91’deki olayların dünyanın yapısını ve siyasi kültürünü, muzaffer kapitalizmin yapısını ve siyasi kültürünü sağlamlaştıracağı sanılıyordu. Fakat küresel kapitalizmin, daha genel olarak da küresel kültürün hızı ivmeleniyordu, akıntıyla birlikte yüzmeyenler de bir taş gibi suyun dibini boyluyordu. Zengin dünyanın tarımı dışında bütün ekonomik faaliyetler küresel rekabetin çelik yunağına sokuluyordu, ya da sokulacaklardı. Mali üçkâğıtçılar, hâlâ “reel” olarak bilinen diğer ekonominin üzerinde yüzen kendi sürreel ekonomilerini yaratarak muazzam servetler topladılar. Yeni elektronik medya da küreyi hızlı iletişimle sarıp sarmaladı.

“Bu altıncı küreselleşme dalgasının baskın algısı, bu dalganın benzersiz ve görülmemiş olduğu yönündeydi; en önemli tezahürünün de piyasaların genişlemesi, mal ve hizmet ticaretinin ve sermaye hareketlerinin açılması olduğu düşünülüyordu. Küreselleşme küresel rekabetti. Sosyal olarak iletişim ortamları, kültürel göçler yoluyla yükselmekte olan küresel bağlantılılık da tanınıyordu. Geri dönüp bakıldığında gelip geçici de olsa biraz farklı bir tablo belirmektedir.

“Bu yazarın dünya tarihini uzun dalgaların tarihi olarak gören bakışı, ortak bir sağduyuyu temsil etmese de, küreselleşmenin görülmemiş bir etkinlik olduğunu savunan şişirilmiş tarih dışı bakış da giderek terk edilmektedir. Kapitalist kalkınma artık o kadar da uzamsal genişleme bağlamında görülmüyor, daha çok kârlılığın yapısal olarak yer değiştirmesi, sanayi ve hizmetlerden finansa geçmesi olarak görülüyor. İletişimdeki gelişmeler ön plana çıkıyor. Son olarak, en önemlisi bu dalgada yaşadığımız şeyin küresel bir genişlemeden çok, küresel bir çekim kuvveti ya da merkez değişimi olduğu giderek kabul ediliyor. 2010’dan geriye bakıldığında, küreselleşme ABD kapitalizminin genişlemesinden çok, onun Çin ve Hindistan’ın yükselişiyle sınırlanması olarak görülüyor.

“İki ana akım, bu tanıdık, son küreselleşme dalgasının itici gücü olmuştur. Biri, küresel olarak erişilebilen, dünya çapında kitlesel bir iletişim aracı olarak interneti merkez alan elektronik iletişimdeki devrimdir. Bu devrim 1980’lerde başlayıp 1990’larda momentum kazandı (Berners-Lee 1999). 2007’ye gelindiğinde insanlığın neredeyse dörtte biri internet kullanıyordu (Tryhorn 2009). Uydu televizyonları ve dijital kanallar da küresel medyanın manzarasını dönüştürdü.

“İtici güç niteliğindeki diğer akımsa, 1980’lerin ortalarından beri dünya çapında elektronik bir kumarhane kıvamı alan, muazzam miktarlarda sanal paranın kur değeri üzerine bahislerle, gelecek hakkında tahminlerle, yani yaygın tabirle, türevlerle alınıp satıldığı kapitalist finans olmuştu. Son yıllarda dünyanın başlıca türev simsarı Fransız bankası Société Générale olmuştur. Ocak 2008’de acemi bir simsarın bankanın 4,9 milyar euro kaybetmesine neden olduğu anlaşıldığında, dış dünya finansal kumar masalarında dönen bahisleri şöyle bir göz ucuyla görebildi. Bu genç simsarın banka adına toplam işlemleri 50 milyar euro’yu buluyordu, yani Vietnam’ın toplam milli gelirine yakındı (Financial Times, 28.01.2008). Öyle görünüyordu ki bu adamın amacı ne çalmak ne de hasar vermekti, üstlerine takas becerilerini göstermek istiyordu. Köşe başında bir mali krizin beklediğine hiç kuşku yoktu.

“Ticaret, küresel sermaye akışları ve finansal kapitalizme duyulan inanç bakımından 2008’de, son küreselleşme dalgasının durulmasına tanık olunduğu savunulabilir. Dünya ticareti 2008’de ciddi biçimde daraldı, sınır ötesi sermaye akışları da öyle (IMF 2009). Bunun, uzun vadede nereye varacağını söylemek için henüz çok erken. Fakat Amerika’da yayınlanan haftalık haber dergisi Newsweek’in editörleri ve Dünya Ekonomik Forumu’nun başkanı 2009/2010 döneminin son bulmasını takiben bunun çok da önemli olmayacağı kanısına çoktan varmışlardı (Newsweek 2010). Gelgelelim 2008-9 krizinin, devam etmekte olan küresel sörfte bir dalıştan çok da öteye geçmediği anlaşılacak olsa bile, bu krizin anlamı değişmeye başlıyor. Bu dalga, 1990’ların küreselleşme söyleminin fark etmediği bir yöne doğru gidiyor. Bu dalga, artık sadece ya da esasen piyasaların, sanal ağların genişlemesi, zaman-mekânın sıkışmasından ibaret değil. Bunlarla birlikte ve belki de hepsinden önemlisi, ekonomik ve siyasi çekim merkezinin Avro-Amerika’dan Doğu ve Güney Asya’ya doğru kaydığı küresel ölçekte çığır açıcı bir değişim olması. 2007’de Çin, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi haline geldi, 2009’da dünyanın en büyük ihracatçısı ve en büyük otomobil piyasasıydı (International Herald Tribune 11.01.2010, s. 113). 2010’da dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya’yı yerinden etmeye doğru ilerliyordu. 2008-9’daki küresel kriz zirvelerinde G8 ülkeleri, en büyük Batı ekonomileri, Japonya ve Rusya, artık hedefleri açıklayacak kadar güçlü addedilmediklerinden, Çin, Hindistan, Brezilya ve Kuzey Atlantik dışında başka ülkelerin dahil olduğu G20 toplandı. Aralık 2009’da BM’nin Kopenhag zirvesinden iklim konusunda varılan azıcık uzlaşma da ABD ile Çin arasında sağlanıp, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika tarafından desteklendi.”

Bir Cevap Yazın