Samsung geçtiğimiz günlerde yeni reklam politikasına ilişkin bir açıklama yaptı ve “Samsung Electronics Türkiye olarak, ana konusu kadına ve çocuğa şiddet olan, senaryosunda sistematik şekilde kadına ve çocuğa fiziksel ya da ruhsal şiddet içeren hiçbir dizi ve programa;Eylül 2019 yeni yayın dönemi itibarıyla reklam vermeme, sponsor olmama ve ürün yerleştirmesinde bulunmama kararı aldık. Reklamveren diğer tüm kurum ve kuruluşları da bu hareketimize katılmaya davet ediyoruz” dedi.

Kimi siteler kararı “radikal” nitelediler ama içeriklerinde neden radikal olduğuna dair bir açımlama yapmadılar. Açıkçası bende Samsung’un kararının radikal olduğunu düşünüyorum ve bu yazıda da neden böyle düşündüğümü dahası Samsung açısından bile neden uyması zor bir karar olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Tv izleyicisi sayılmam, pek yerli dizi de izlemem. Ev ahalisi tv’de yerli dizi izlerken ben yan odada ya birşeylerle meşgul olurum ya da internetten dizi ya da film izlerim. Yani (çalışma odası salonun hemen yanında olduğundan yandan dizi seslerini dinleyen) bir yan oda dinleyicisinden ibarettir genelde yerli dizilerle ilişkim. Ama bu bile bezdirmeye yeter bazen. Düşünün, yan odadan dakikalarca kadın çığlıkları gelir (bir keresinde saat tuttum, tam 12 dakika boyunca sürdü çığlıklar).

Sinemada snuff denilen bir tür vardır. Şiddet dozu +18 derecesinde yüksek, uzun işkence ve tecavüz sahnelerine yer veren filmler. Türün alameti farikası da işkence ve tecavüz gibi şiddet sahnelerine uzun yer vermesidir. Bu tarz filmlerin ciddi bir kısmı aynı zamanda bir hınç ve intikam filmleridir. Kendisi ya da yakını saldırıya uğrayan, tecavüz edilen, bir nokta da ve gene snuff bir tarzda intikamını alır.

Snuff filmlerin daha soft tarzı diyebileceğimiz filmlere Türk sineması da fazlasıyla aşinadır. 70-80’li yılların arabesk şarkılı filmlerinin neredeyse ana konusu, saldırıya uğrayıp öldürülen ya da tecavüze uğrayıp içine kapanan sonrasında intihar eden kadının eşinin ya da kardeşinin intikamıdır. Bu tip filmleri “soft snuff” nitelememse kameranın esas olarak saldırıya uğrayan kadının yüzüne odaklanmasındandır. Saldırı ya da tecavüzün her kritik safhasında kadının değişen yüz ifadesi ve mimikleri, çığlıkları da eşlik ederek (çoğunda erkek) seyirciye izletilir. Yani film her anlamda (hem saldırıya uğrayan kadının dehşetle karışık şehevi sunumuyla hem de intikamını şiddetle alan erkek esas karakteriyle) erkek seyirciyi hedefler. (Kamerayı saldırıya uğrayanın değil de saldırganın yüzüne odaklayan kimi “kült” filmler de vardır ama Türk filmlerinde kamera çok büyük ekseriyetle kadının yüzüne odaklıdır.)

Ahmet Ümit bir söyleşisinde “Türkiye’de katilin yakalanmamayı amaçlayan ince planlanmış cinayetlere pek rastlanmadığını çünkü Türkiye’de öldürmenin namus, hakkını yedirmeme, sinirine hakim olamama gibi nedenlerden kaynaklı olduğunu, bunlarında toplumda delikanlılığın/erkekliğin şanından görüldüğünü ve öldürenin değil yakalanmamak çıkıp “ben yaptım” diye ilan etmesinin beklendiğini” (uzun zaman geçti, tam bu cümlelerle olmayabilir ama bu minvalde olduğunu hatırlıyorum, yanlış hatırlıyorsam şimdiden özür dilerim) söylemişti.

Son iki paragrafı toplarsak Türk sineması toplumsal kültürümüzü sahip olunan bir şey olarak kadın ve sahip olan / hak sahibi erkek olarak okumuş, öyle de sunmuş ve kabul de görmüştür. Ekseriyet erkek izleyici izledikleri film kritiklerinde hem kadının şehevi mimiklerinden şehvetle hem de intikamını alan erkeğin delikanlılığından aynı hoşlukla söz edebilmiştir. Dizilerdeki o uzun dakikalarca süren kadın çığlıklarını da aynı türün dizi formu olarak görebiliriz.

Birkaç yıl önce infiale neden olan, Suriyeli bir anneye tecavüz ve sonrasında hem annenin hem de bebeğinin öldürülmesiyle sonuçlanan olayı bir haber ajansı muhabirinin “kadının çok güzel olduğu” vurgusuyla vermesini ya da ondan da birkaç sene önce tecavüze yeltenilip vahşice katledilen üniversite öğrencisi genç kızın ardından kabahatin asıl “açık giyinen kızlarda” olduğunu söyleyebilen ünlü ünsüz (ama sayıca da az olmayan) tipleri düşünürseniz, bu “tarzın” alıcılarının hiç de az olmadığını görürsünüz. (Sen anlat Karadeniz’in senaristi, dizinin psiko manyak takıntılı sadist karakteri Vedat’a nasıl olup da bu kadar kötücül sahneler yazabildiğini soranlara “raitingleri sen veriyorsun” diyeli birkaç saat oldu.)

Kendisinden aşağı gördüğüne şiddet ve öldürmeyi de içerebilecek şekilde muameleyi kendisi için meşru hak kabul etmeyi bir toplumsal kültür olarak yaşayan bu toplumda (zamanın muhafazakar başbakanı bile kendisini protesto ederken panzerin üstüne çıkan kadın için “kız mı kadın mı bilemem” dememiş miydi?) amacı satmak ve kazanmaktan ibaret dizi ve filmlere dönük “ana konusu kadına ve çocuğa şiddet olan, senaryosunda sistematik şekilde kadına ve çocuğa fiziksel ya da ruhsal şiddet içeren hiçbir dizi ve programa;Eylül 2019 yeni yayın dönemi itibarıyla reklam vermeme, sponsor olmama ve ürün yerleştirmesinde bulunmama kararı aldık” diyen Samsung’un kararı(cümlenin içerisinde bir çıkış kapısı da sezilmesine karşın) işte bu yüzden radikaldir. Duyuru içerisindeki “çıkış” kapılarına yaklaşmaması ise duyarlı ve rahatsız izleyicinin, bir çıkış arandığını hissettiği anda verilen sözü sesli bir şekilde hatırlatmasıyla mümkün olabilir.

Bir Cevap Yazın