1990’lı yılların sonuna kadar dünyayı etkileyen ekonomik krizler ağırlıkla ülkesel ya da bölgesel bazda ortaya çıkıp etkileşimle yayılırdı. Çıkış nedenleri ne olursa olsun –ABD’yi istisna tutarak- krizin temel tetikleyeni yüksek kamu borcunun çevrilemeyişi olurdu.
80’li yıllardan itibaren türev ürünlerin –ağırlıkla ABD’de- önünün açılması, doğu blokunun dağılışı ve ekonomide ve ticarette küreselleşmenin (neoliberal uygulamalarıyla birlikte) hakim hale gelmesinin genel kabul görmesi, başta IMF ve Dünya Bankası’nın ülkelerin kamu borçlarını belli oran ve parametrelerle sınırlandırmaya yönelik adımları, krizlerin o zamana kadar ki temel dinamiklerini de değiştirmeye başladı. Devletlerin ekonomide üretici/sahip olmaktan çıkıp izleyici/düzenleyici olmaya yöneldiği, öyle olunca paranın da daha fazla ve doğrudan piyasa aktörlerine ve tüketicilere, bu ikisinin birleştiği yerlerde de türev ürünlere aktığı bir dönem başladı.
Mortgate kredilerinin geri dönüşünün teklemeye başlamasıyla patlayan 2007-2008 krizine gelişmiş ülkelerin (ABD, AB, Japonya) yanıtı, parasal genişleme yoluyla zehirli türev ürünleri piyasadan toplamak oldu. Fatura vergi mükelleflerine kesilmişti ama paranın da muslukları açılmış, dünyanın rezerv parası dolar tüm dünyaya yağmaya başlamıştı. Ucuz paranın cazibesi çoğu ülkeyi ve şirketi baştan çıkardı. Kamu borcunun ülke GSH’sına oranına dönük hassasiyet devam ediyordu, o yüzden de para şirketlere aktı.
Şimdi, ülkelerin yönetimlerindeki politik aktörler ekonomi üzerine konuşurken, kamu borcunun düşüklüğünü, bankaların rasyolarının kabul edilebilir düzeylerde olmasını ülke olarak bir kriz ortamında olmadıklarının kanıtı olarak ileri sürüyorlar ama hem Türkiye’de hem de dünya da özel sektörün borçluluğunun olası etkileri gitgide daha yüksek tondan konuşulur oldu.
Türkiye’de konu popüler, üzerine çok şey yazıldı, söylendi, söylenmeye de devam edecek. Bloomberg Businessweek Türkiye’nin 21 Temmuz tarihli sayısında Sally Bakemell ve Thomas Bcardsworth’sa olgunun ABD’deki karşılığını irdelemişler.
İki yazar, bir trilyon dolardan daha büyük bir borçtan söz ediyorlar ve hemen ekleyelim, bahsettikleri borç ABD’deki tüm şirketlerin borçları değil. “Yüksek borcu olan ve/veya düşük kredi geçmişi bulunan bireylere ve şirketlere kullandırılan ve Wall Street jargonuyla kaldıraçlı kredi diye isimlendirilen borç bahsettikleri.
Bu borcun “çoğu bankalara ait olmadığı için” 2007-2008 benzeri bir krizi tetiklemeyeceğini düşünenler var –ki bu biraz mantıklı gibi. Yani, bankalar sağlamdaysa olası bir çöküşü en azından –kurtarılmaya değenleri kurtararak- bir arınmaya çevirebilirler. Ama işin “bilinmeyen” tarafında gene türev piyasalar var. Malum, türev ürünler, borç/alacağın –aldığı her yeni şekilde- bir kez daha piyasaya sürülmesi esasına dayalıdır be haliyle bir tek gerçek alacak/borç ihtiva eden bir sözleşme birkaç kez (bazen belki ondan fazla kez) yeni sözleşmelerin konusu olabilir. Yani siz ya da şirketiniz, kriterleriniz bankadan kredi almaya yetmediği için –hazır para da kısmen ucuzlamışken- gidip banka dışı bir finans kurumundan bir kredi alırsınız, sonra size krediyi veren kurum, sizden alacağını vadesinden önce –bir miktar kırarak- piyasa da satar, bu tip alacakları toplayan bir başkası bunlarla bir paket yapıp parasını yatıracak yer arayanları risk derecesine göre yükselen oranlarla fonuna ortak eder. Fonlara para yatıranlarda gidip risklerini sigorta ettirirler vs. Bu böyle sürer gider. Genelde risk sigortası kısmı son adım olur ama bu son adıma gelene kadar belki on kez el değiştirmeye konu olur o ilk gerçek borç/alacak, araya da teminatlar girer filan…
Yani bu kez bankalar doğrudan alacaklı durumda olmasa da, sistem mortgate krizindekilere benzer bir yapıda işliyor ve bunun sisteme ne kadar yayıldığı ve bir tıkanma oluştuğunda –ki oluşacak, hep oluşur- etkisinin nasıl olacağı ancak tahmin konusu. Ama üzerinde uzlaşılan öngörüler, bu borcu taşıyan pek çok şirketin (örneğin FED faizleri artırdığı için) döndürememe durumunda ciddi strese uğrayabilecekleri ve ciddi bir kısmının da batabileceği şeklinde. Bu ise ekonomide ciddi bir durgunluk ve işsizlikte artış anlamına gelebilir.
Bir yanıyla bu, FED’in parasal genişlemesinin sonucu görülebilirken, genişlemeye ve paranın ucuzlamasına rağmen kaldıraçlı kredi faizlerinin yüksekliği de parasal genişleme döneminde büyük şirketlerin kârları olağanüstü artarken, ABD orta sınıfının reel gelirlerinin düşmesinin sebepleri arasında sayılabilir.
Trump’ın hangi koşullarda seçildiği, FED’i faiz indirmesi için neden sıkıştırdığı, neden Çin’le bir ticaret savaşına giriştiği konularını tartışırken alt okumalarda bunları da dikkate almak gerekir diye düşünüyorum. Ama buradan Trump’ın politikalarını onayladığım sonucu çıkmasın, durumu daha da berbat hale getirmekten başka bir işe yaramayacaklar çünkü.

Bir Cevap Yazın