Bazı şeyleri nasılsa “bildiğimizi” düşünürüz ama aslında ya hiç bilmeyiz ya da yüzeysel bilgilerle yanlış yargılara çok açık durumda oluruz. Türkiye’de toplumsal bir kesim olarak “yaşlılar” olgusu da böyle.
Aslında “yaşlılar ve yaşlılık” üzerine yapılmış epey bir araştırma var. Ama bunlarında büyük kısmı, yaşça yaşlılık mertebesine(!) ermiş, çoğunda 64’ü bitirip 65’ten gün almış (yani o meşum çizgiyi bir gecede geçmiş(!) ve ötesine gitmiş insanların sağlık, bakım, barınma vs. ihtiyaçlarıyla sınırlı tutulmuş araştırmalar. Oysa yaşlılık, hem birey hem de toplum açısından, bu kadarından da öncesi ve sonrası olan, uzayan insan ömrüyle paralel varlığını evin bir odasındaki sedirden gitgide hayatın her alanında hissettiren bir olgu.
Türkiye’de yeni yeni konuşulmaya başlanan (henüz fısıltı halinde olsa da) kuşakların “iş” çatışması üzerine, ABD’de 90’lardan beri Boom’cularla X’çilerin savaşını yazan makaleler vardır.[i]Ageism (yaşçılık) ayrımcılığı, tüm dünya da ırkçılık ve cinsiyetçiliğin ardından üçüncü büyük ayrımcılık.[ii]
Özgür Arun, Türkiye’nin sadece bir kez yaşayacağı şeyi yaşamakta olduğunu, 15 yıl sonra yaşlı bir toplum olmuş olacağımızı söylüyor ve yakınıyor haklı olarak, “neden kimse bunu araştırma konusu yapmaz!” diye.[iii]Oysa “yaşlılıktaki sorunlar” kolaycılığıyla kategorize edip geçiştirdiğimiz ya da neredeyse hiç konu bile etmediğimiz sorunlar, bu toplumun ve bireylerinin sorunları.
Mesela; mülkiyet hakkını sözde çok önemsiyor, iç mekânlara slogan diye yazıyoruz ama özellikle büyük şehirlerde ve kırsalda, imarsız-iskânsız-50+ yıllık ama tapusuz arsalara kondurulmuş binalarda, tarım alanlarında vs. hâlâ net bir tanımlamasını yapabilmiş değiliz. Öyle olunca da halen buralarda yerleşik yaşlı bireylerin bunların ne kadarını servet intikaline konu edebileceklerini, ne kadarını kentsel dönüşüm vs. uygulamalara kurban edip çocuklarının daracık evlerine ya da huzurevinde bir odaya sığınabileceklerini bilmiyoruz. Devletin asli işini bir türlü ve bin nedenle yapmamış olmasının bedelini bir kez daha ama nasıl ödeyecekleri ve bu bedelin toplumu nasıl bir düzleme taşıyıp, kuşaklar arası sözleşmeyi yeniden ama nasıl yazacağından pek de emin değiliz aslında.
Mesela; halen toplumsal gerilim/ayrışma konularımız durumundaki etnik, dinsel, cinsiyet vs. farklılıkların yaşlılar içinde devam ettiği ve bu kez yakın-uzak aile/akraba kuşaklar arası geriliminde kimi durumda bir de bunlardan beslendiğini/besleneceğini tahmin etmek zor değil ama bunların ne derece olduğunu/olabileceğini “merak etmiyoruz” işte. Oysa birkaç on yıl içinde bunları belki de hızlandırılmış versiyonda ve maalesef fikri bir hazırlığımız da olmadan yaşayabiliriz.
Dijital ve teknolojik alandaki ilerlemelerin önümüzdeki 10 vs. yıl içinde şu an var olan işlerin ciddi bir kısmını yok edip hâlihazırda üzerine hiçbir fikrimizin olmadığı bir yığın yeni işler yaratacağını, buna hazırlanmamız gerektiğini okuyup duyuyoruz habire. Peki, böylesi bir fırtınayla yaşayacağımız zaman aralığıyla, yaşlı bir topluma dönüşeceğimiz zaman aralığının neredeyse aynı olmasına, bu ikisinin günün sonunda nasıl bir toplumu ortaya çıkaracağına dair düşünüyor muyuz? Belki! Ama bunu anlamaya ve olası öngörülebilir olumsuz sonuçlarına karşı tedbir almaya dönük bir çabamız yok maalesef.
Hükümet kanadından gelen ve sık aralıklarla da tekrarlanan çok çocuk çağrısını buna yanıt olarak görmeyi bile düşünmeyin bu arada. Çünkü hem çok çocuk olsa da yaşlılar orada oluyor olacaklar, bir yere gitmiyorlar; hem de çok çocuk, o her şeyin değişeceği öngörülen birkaç on yıllık sürede, zorunluluk nedeniyle yeni kuşakların da ucuz işgücü olmaya razı gelmesine ve dolayısıyla Türkiye’nin birkaç on yıl daha katma değeri düşük üretim yapısını korumasına yarayabilir ki, buda bu çok kritik diye baktığımız birkaç on yılı da ıskalamamıza sebep olabilir, demedi demeyin.


[i] Kültürle Yaşlanmak, Margaret Morganroth Gullette, sayfa 67-77
[ii] Şadiye Dönümcü, Birikim, Sayı:362/363
[iii] Özgür Arun, Birikim, Sayı:362/363

Bir Cevap Yazın